20 Aralık 2025 Cumartesi

DORİS LESSİNG CANAVAR MI DEHA MI?

 

Yazar Doris Lessing 1949’da ilk evliliğinden olan iki çocuğunu geride bırakıp o zamanki adıyla Rodezya’dan Londra’ya taşındığında, yanında sadece üçüncü çocuğu ve bavulunda son kitabının taslağı vardı. Londra'ya geldiğinde romanı yayımlanıp büyük başarı kazandı. Gerisi Nobel ödülüne kadar uzanan bir hikâye.



Lessing bir dahi miydi yoksa çocuklarını terk eden bir canavar mı? Deha, bencillik ve başarı arasındaki ilişki nedir? Herhangi bir kadının anne olduğunda nenedeyse kendinden vazgeçmeye zorlandığı bir dünyada, anne yazarın ya da sanatçının olağanüstü bir eser ortaya koyması mümkün mu? Yaratıcı üretimin ve ailenin ortak ihtiyacı zamanken,
kaçınılmaz çatışmanın içinden mutlak zaferle sıyrılan var mıdır?


Yaptığın iş seni daha kötü bir anne mi yapıyor? Annelik seni daha kötü bir yarar mı yapıyor?

Üç çocuk annesi Claire Dederer, Canavarlar(Monsters) kitabının '”Ben Canavar mıyım başlıklı bölümünde, yaratıcı üretim ve bencillik arasındaki İlişkiyi şöyle irdeliyor:

“Yazar ya da sanatçı olabilmek için sahi olunması gereken pek çok nitelik vardır. Yetenek, zeka, sebat. Zengin
ebeveynler iyidir. Kesinlikle bunlara sahip olmaya çalışmalısınız. Ama
turn bunların arasında en gereklisi
bencilliktir. Bir kitap, küçük küçük bencilliklerden oluşur. Ailene kapıyı kapatmanın bencilliği. Koridordaki bebek arabasını görmezden gelmenin bencilliği.

Gerçek dünyayı unutmanın ve yeni bir dünya yaratmanın bencilliği, Gerçek insanlardan hikâyeler çalmanın bencilliği. Kendinin en iyisini, yüzsüz, anonim, ustun okuyucuya — yani okuyucuya — saklamanın bencilliği Yalnızca söylemen gereken şeyi söylemenin bencilliği. Kendime sormadan edemiyorum. Belki de ben yeterince canavar değilimdir.

Bir yazar olarak kendi başarısızlıklarımın farkındayım — ki liste oldukça uzun. Daha bencil olsaydım işlerim daha mı iyi olurdu? Daha bencil olmaya mı çalışmalıydım?”

Dederer, yazar ya da sanatçı olan her annenin benzer soruları sorduğunu düşünüyor.

"Yüksek sesle söylemezler ama düşünce oradadır, neredeyse sağır edici biçimde Yaptığın iş seni daha kotu bir anne mı yapıyor?  Bu  kendine sürekli sorduğun sorudur Ama aynı zamanda, annelik seni daha kotu bir yazar mı yapıyor? İkinci soru biraz daha rahatsız edicidir "

Dederer’e göre, ikisinin birbirine köstek olmadığım iddia edenler "ya delidir ya çocuğu yoktur ya da erkektir." Toplumun gözünde, erkeklerle özdeşleştirilen suç “tecavüz”se kadınlarla özdeşleştirilen suç "bakım konusundaki ihmal”dir.
Yazar
Jenny Diski şöyle demiş. “En yürekli kadın bir katil ya da tecavüzcü değildir; çocuklarını terk eden kadındır” Yürekli mı yoksa kalpsiz mı?


“Keşke benim de bir karım olsaydı!”

Çocuğunu mecazı ya da gerçek anlamda terk eden kadın yazar/sanatçı canavarken, erkek yazarın
bencilliği nasıl çerçevelenir?

"Çok az insan, belki ellide bir kişi, bir kadının mahremiyetine saygı duyar Sabahlan yazarak geçiriyorum dediğinizde binlerinin kapıyı çalmasını engelleyemezsiniz suçlu, utangaç, gülümseyen bir yüzle 'sadece iki dakikalığına uğramıştım’ derler... Erkek yazarın ihtiyaçları karşılanır, duygusal bağlantılar işinden sonra ikinci plandadır, bencilliği sorgulanmaz, tamamen özgürdür".

Dons Lessing. Under My Skin kitabında böyle söylüyordu. Tanıdığı kadın sanatçı ve yazarların ortak bir dileği vardı: "Keşke benim de bir karım olsaydı!"

Dederer, "Bütün yazarlar içeriden kilitlenen aileyi dışarıda bırakan bir oda için mücadele eder"
diyor ". Yazar için dünyaya kapanan bir kapı, mutluluğun
resmidir Hayalı ideal anne- yazar birinin kapıya vurmasını önemsemeyebilir ama çoğumuz kesintiye uğramaktan hoşlanmayız “ Kendisi bunu yapamadığı için bunu yapabilen "büyük erkek yazar” arkadaşlarına gizliden gizliye hayranlık duyuyor ve şu soruyu soruyor “Ne kadar bencil olmam gerekir ki onlar kadar büyük olayım?"

Erkek yazarlarla arkadaşlık ederek hayatlarını nasıl düzenlediklerini öğrenmek istedi Dederer Tatillerde, bayramlarda çalıştıklarım eşim ve çocuğunu evden gönderip evde yalnız kalarak yazdıklarını dinleye dinleye bir oruntunun farkına vardı: Hepsinin hayatlarını onlar adına düzenleyen “bir eşi” vardı Erkek yazar ve sanatçılar, ihtiyaç duyduğu sessizlik, yalnızlık ve sınırları korumak için eşlerim kullanıyordu Lessing'ın kadın yazar arkadaşları “keşke benim de bir karım olsaydı" derken bir bildikleri vardı!

Sahi, kaç erkek yazar odasından çıkıp evin sorumluklarıyla, çocuğun doktor randevusuyla, ailedeki yaşlıların bakımıyla ya da pusetteki bebekle anlamlı bir biçimde ilgilenir?


“İyi sanatın koridordaki pusetten daha karanlık bir düşmanı yoktur.”

Cyril Connolly, 1938’de kaleme aldığı Enemies of Promise kitabında, "gelecek vaat eden bir yazar ile onun nihai başarısı arasında duran engelleri" irdeliyordu "Tanrılar yok etmek istedikleri kişilere once ‘gelecek vaat eden’ derler" savını, bekârlıktan evliliğe, içkiden ayıklığa başarının düşmanlarını sırayla ele alarak destekliyordu. Görünüşe bakılırsa, Connolly'e göre kimse için umut yoktu! Önyargılarla dolu, bilimselliğe değil anekdotlara dayalı ama yine de (ya da tam da bu sebepten) yankı uyandıran kitabın yazıldığı tarihten bugüne en çok akılda kalan cümlelerden biri ise şuydu:

"İyi sanatın koridordaki pusetten daha karanlık bir düşmanı yoktur."

Koridordaki puset, zamanla aile hayatının sanatçıya getirebileceği bütün sorunları anlatmak için bir metafora dönüştü. Connolly, sanatçının üretkenliğini bozan baskılardan birinin çocuk, diğerininse eş olduğunu söylüyordu. Kendisi de "müdahaleci bir eş ve pusetteki bir bebek yüzünden üretkenliği mahvedilen" bir erkek yazar olarak kaleme alıyordu cümleyi. Aklına kadınların da yazabileceği ihtimali zaten hiç gelmemişti! Roman yazarı John Banville de bir gazeteye baba ve yazar olmakla İlgili içini döküyor, acımasız olduğunu, kendisiyle yaşamanın bir çile olduğunu anlatıyordu:

“Yazmak benim için çok zordu... çevremdeki insanlar için de. İyi bir baba olmadım. Sanmıyorum ki herhangi bir yazar olsun. Senden çok fazla şey alıyor... sevdiklerine az şey kalıyor."

Yanılıyor olabilirim ama bunları bir erkek söylediğinde "acaba linçlerler mi?" diye iki kez düşünmesi gerekmiyordur diye tahmin ediyorum. “Normal” kabul edileni dürüstçe itiraf ettiği için kimilerinin gözünde sempati bile toplayabilir. Genel itibarıyla tepkiler, anlayışlı bir "ne yapsın adam”dan, yoğun öfkeye uzanan bir yelpazeye dağılacağını, yine de çoğunluğun Banville’e "canavar" yakıştırmasında bulunacağını- sanmıyorum. Aynı sözleri bir baba değil de bir anne söyleseydi tepki nasıl olurdu? Çocuk sahibi olmanın, ev içi sorumlukların, bakım yükünün genel itibariyle kadının omuzlarına yüklendiği bir sistemde, asıl canavar kadın mıdır yoksa sistemin kendisi midir?

 

“Zamanımız kadının hastalığı: Öfke.”

Lessıng'ın özgür yaşam temasını işlediği Altın Defter kitabı, kadın sanatçının, var olmasını ve çalışmasını istemeyen bir toplumda nasıl yaşayacağını sorguluyordu. Hele bir de anneyse, bitmişti! Ana karakter, Lessıng’in alter egosu Anna Wulf, “öfke”yi, zamanımız kadınının hastalığı olarak teşhis ediyordu.

Kadınların yüzlerinde, seslerinde, mektuplarında öfke olduğunu, aslında kadının adaletsizliğe karşı hissettiği o duygunun kişisel olmayan bir zehir olduğunu savunuyordu. “Bunun kişisel olmadığının farkında bile olmayan şanssızlar acısını erkeklerden çıkarıyor, farkında olan benim gibi şanslılar ise buna karşı mücadele ediyor" diyordu Anna, yani Lessing.

Lessing bunu neredeyse 75 yıl önce söylüyordu, şimdi durum ne kadar farklı? Tutkusunun peşinden giden, dünya çapında üne kavuşan, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Lessing bir canavar mı yoksa deha mı?

Bahar Eriş, Ot Dergi-145

14 Aralık 2025 Pazar

İbn Haldun ve Weber’in ortak mirası: İktidar ve çöküş

 

İbn Haldun ve Weber’in ortak mirası: İktidar ve çöküş



İbn Haldun’un Asabiyye dediği kurucu ruh ile Weber’in karizması aslında aynı hikâyeye işaret ediyor. Her iktidar, ilk günlerdeki o sıkı dayanışma, fedakârlık ve idealizm sayesinde yükselir; refah arttıkça ruh çözülür, karizma rutinleşir ve iktidar bürokratik bir makineye dönüşür

Günümüzde sosyal bilimler ve siyaset üzerine yapılan entelektüel tartışmalarda, ne yazık ki bir yazının ağırlık kazanması için Batılı isimlere gönderme yapmak adeta bir şart haline geldi. Oysa bilim, Batılı veya Doğulu demeden, kimin görüşü olayları en iyi açıklıyorsa onu merkeze almayı gerektirir. Bu bağlamda, 14’üncü yüzyılın Kuzey Afrikalı düşünürü İbn Haldun’un Mukaddime’sini okuduğunuzda, bugünün devlet, parti ve zümre yapılarına ne kadar uygun düştüğünü görerek şaşırmamak elde değil. Bu müthiş zekâ, sanki toplulukların kaderine dair evrensel bir şablon çizmiş.

Kabile asabiyeti

İbn Haldun’un tüm teorisinin temel taşını Asabiyye kavramı oluşturur. Asabiyye’yi basitçe kabile bağı ya da sinirlilik anlamında değil, bir topluluğu ortak bir amaç uğruna mücadele etmeye iten, uğruna fedakârlık yapılan sosyal uyum, dayanışma ve bağlılık ruhu olarak okumalıyız. Bu ruh, bir grubun üyelerinin kendilerini tek bir aile gibi hissetmelerini ve dış tehditlere karşı birlikte hareket etmelerini sağlar.

İbn Haldun, bu Asabiyye’nin en güçlü ve saf halini, yaşam koşullarının daha zorlu olduğu bedevi (kırsal ve göçebe) topluluklarda bulur. Biz bunu Türkiye’de taşra diye de okuyabiliriz. Çünkü kendini savunmanın hayati olduğu bu zorlu yaşam, insanları en sıkı şekilde kenetlenmeye zorlar. İbn Haldun’a göre, hükümdarlığın (Mülk) ve devletin kurulmasının tek temeli, bu güçlü Asabiyye’ye sahip olmaktır.

Bu fikir, yaklaşık beş yüz yıl sonra Max Weber’in ortaya koyduğu Karizmatik Otorite kavramıyla şaşırtıcı bir paralellik taşır. Weber’e göre, geleneksel düzeni altüst eden ve yeni bir düzen kuran itici güç; liderin karizmatik nitelikleri ve bu niteliklerin çevresinde oluşan coşkulu ve sadık kitle bağıdır. İster bedevi saflığından doğan Asabiyye olsun, ister modern siyasetin kurallarını bozan karizma; her ikisi de, bir siyasi hareketin veya partinin kuruluş aşamasındaki ödün vermeyen idealizmi ve mücadele ruhunu temsil eder.

Çöküşe giden yol: Lüks ve rutinleşme

Ancak İbn Haldun’un teorisinin en önemli ve dramatik yönü, Asabiyye’nin geçici bir olgu olmasıdır.
Asabiyye, o topluluk refaha ulaştıkça yavaşça zayıflar. Refah, lüksü ve rahatlığı beraberinde getirir. Bu durum, insanların mücadele ruhunu ve dayanışma ihtiyacını azaltır. Şehirli (hadarî) yaşamın getirdiği konfor içinde, bireyler kişisel zevklerine düşkünleşir ve kamu yararı yerine kendi çıkarlarını düşünmeye başlarlar.

Peki, bu sırada iktidarlara ne olur?

İbn Haldun’a göre, devleti kuran kabilenin liderleri zamanla saltanatı miras yoluyla sürdürmeye başlar ve mutlak monarşiye doğru kayar. Hükümdar, gücünü korumak için, kurucu zümreye bile sırt çevirerek baskıcı hale gelir.

Bu dönüşüm, Weber’in “karizmanın rutinleşmesi” süreciyle tam olarak örtüşür. Weber, karizmatik bir liderin kurduğu sistemin kalıcı olması için, o karizmanın ‘yasal-rasyonel otorite’ye ve bürokrasiye dönüşmek zorunda olduğunu belirtir. Yani kurallar ve hiyerarşi, liderin coşkusunun yerini alır.

Günümüz partileri ve siyasi çözülme

İşte bu şablon, günümüzdeki parti ve iktidar dinamiklerini müthiş bir öngörüyle açıklar:

Siyasi bir parti, iktidara geldiğinde veya uzun süre iktidarda kaldığında, kurucu Asabiyye’sini (idealist, fedakâr kadrolarını) kaybeder. Yerini, Weber’in tarif ettiği gibi, seçim kazanmaya odaklanmış, kişisel çıkar ve kariyer odaklı profesyonel bir bürokratik makineye bırakır.

İktidar zümresi, lüks ve bürokratik konfor içinde boğuldukça, halkın zorluklarından kopar. Liderlik, kurucu Asabiyye’nin paylaşıldığı bir liderlikten, otoriterleşmiş bir güce dönüşür. Baskı ve merkeziyetçilik artar, çünkü lider gücünü organik bağlardan değil, zorla ve bürokratik kontrolle sağlamaya çalışır.

Asabiyye (grup ruhu) tamamen eridiğinde, yani sistemin ruhu sadece rasyonel kurallar ve kişisel menfaat üzerine kaldığında, o devlet veya parti içten içe çürür. Zayıflayan bu yapı, dışarıdan gelecek güçlü ve yeni bir Asabiyye’ye (yeni bir siyasi harekete) karşı koyamaz ve döngü kaçınılmaz olarak yeniden başlar.

İbn Haldun ve Weber’in bu ortak bakış açısı, siyasetin sadece ahlaki değil, aynı zamanda sosyal dinamiklerin ve kaçınılmaz döngülerin bir ürünü olduğunu gösterir. Mukaddime’nin çizdiği şablon, siyasi aktörlere, iktidarın kalıcı olmasının yolunun lüks ve baskıdan değil, tam tersine, kuruluşun ilk ruhunu ve toplumsal bağı sürekli canlı tutmaktan geçtiğini fısıldayan evrensel bir derstir. 

Zülfü Livaneli-Oksijen 257