28 Ekim 2026 Çarşamba

BUHAR MAKİNALARINDAN YAPAY ZEKÂYA: GELECEĞİ KİM KURACAK?

 


İnsanlık mı? Yapay zekâ mı? Yaşamın kendisi mi?

Prof. Dr. Türker Kılıç- HBT Sayı 541-9 Ekim 2026

Tarihin belirli eşiklerinde ortaya çıkan bazı makineler, yaptığımız işi değiştirmekle kalmaz; birbirimizle, bilgiyle ve üretim araçlarıyla kurduğumuz bağlantıların tümünü yeniden düzenler. Hiçbir makine yalnızca kendisi değildir.

Buhar makinesi böyle bir makineydi. Yapay zekâ da benzer bir eşikte duruyor. Aralarında iki yüzyıldan fazla zaman, bambaşka bir fizik ve bambaşka bir mühendislik bulunsa da ikisinin insanlığın önüne koyduğu soru şaşırtıcı biçimde aynıdır: bir teknoloji insanın emeğini daha hızlı, daha ucuz ve daha verimli hale getirdiğinde, ortaya çıkan yeni değer kimin olur?

Bu soru, teknolojik değişimin neden hiçbir zaman yalnızca teknik bir mesele olmadığını gösterir. Bir makine üretim kapasitesini artırabilir; ancak bu artışın kimin hayatını kolaylaştıracağını, kimin emeğini değersizleştireceğini ve değerin hangi düğümlerde toplanacağını makinenin kendisi belirlemez. Bunu, makinenin içine yerleştirildiği ağ belirler.

Bu nedenle bu bölümün temel önermesi şudur. Teknolojik dönüşümlere yönelen toplumsal direnç çoğu zaman teknolojiye değil, teknolojinin değiştirdiği bağlantılara yöneliktir. Mesele makinelerin ne yapabildiği kadar, üretim, bilgi, mülkiyet ve karar ağlarını nasıl yeniden kurduğu; bu ağlarda kimin güçlenip kimin zayıfladığı, ortaya çıkan değerin nasıl dolaştığıdır.

Ludditlerden yapay zekâya uzanan çizgi, işte bu yüzden bir teknoloji korkusu tarihi değil, bir bağlantı yeniden dağıtımı tarihidir.

Makinenin değil, yeni düzenin karşısında

Bu soruyla ilk yüzleşenler, 19. yüzyılın başında İngiltere’nin tekstil bölgelerinde yaşayan işçiler oldu. Bugün onları çoğunlukla “Ludditler" adıyla anıyoruz ve popüler anlatı onlan ilerlemeyi anlayamayan, makineden korkan insanlar olarak resmediyor.

Oysa tarih çok daha katmanlıdır. Ludditlerin önemli bir bölümü makinenin kendisine değil, makinenin yerleştirildiği yeni ekonomik düzene direniyordu; çünkü değişen yalnızca üretim aracı değil, üretimin bütün bağlantı ağıydı.

Sanayi Devrimi öncesinde tekstil üretiminin büyük bölümü evlerde ve küçük atölyelerde gerçekleşiyordu. Dokumacı yalnızca kol gücünü satan bir işçi değil, yıllar içinde biriktirdiği bir yaşam deseninin sahibiydi. Üretim sürecinin bütününü biliyor, çalışma temposunu belli ölçü de kendisi belirliyor, emeğinin değerini uzmanlığı üzerinden kuruyordu. İnsan, alet, bilgi ve ürün arasındaki bağlantı kısa, doğrudan ve karşılıklıydı. Sonra buhar gücü, mekanik iplik ve dokuma tezgâhlan, sermaye birikimi ve fabrika düzeni aynı sistemde birleşti ve asıl devrim tam burada, makinenin içinde değil, makinenin çevresindeki ağda gerçekleşti.

Hiçbir teknoloji tek başına tarih yapmaz. Buhar makinesi dünyayı değiştirdiyse, bunu kömüre, madenlere, demiryollarına, fabrikalara, sermayeye, işçilere, pazarlara, sömürge ticaretine ve yeni hukuk düzenlerine bağlandığı için yapabildi. Gücü pistonunun ürettiği mekanik kuvvetten değil, içinde bulunduğu ağın büyüklüğünden ve bağlantılarının niteliğinden geliyordu. Buhar makinesi, üretim araçla- nnı merkezileştiren, sermayeyi yoğunlaştıran ve emeği fabrika düzenine bağlayan çok daha geniş bir sistemin düğümüne dönüştü.

Bağlantısallık Biliminin temel önermesi burada bir düşünme aracı sunar: Hiçbir şey yalnızca kendisi değildir; her şey içinde bulunduğu ağ ile vardır. Öyleyse bir teknolojinin toplumsal anlamını kavramak için “bu makine ne yapabiliyor?” sorusu yetmez. Bu makine kimi kime, neye ve hangi koşullarda bağlıyor; hangi eski bağlantılan zayıflatıp hangilerini güçlendiriyor, ürettiği değeri kimin elinde topluyor?

Bu somlar bizi doğrudan Ludditlere götürür.

Ludditlerin sorduğu soru

1811’de Nottinghamshire, Yorkshire ve Lancashire’daki tekstil işçileri makineleri kırdı, fabrikalara saldırdı ve büyük ölçüde mitolojik bir figür olan “Ned Ludd” adı altında örgütlendi.

İngiliz devleti sert karşılık verdi: Bölgeye asker gönderildi, makine kırma cezalan ağırlaştırdı, bazı Ludditler idam edildi, bazılan Avustralya'ya sürüldü. Ludditler tarihsel mücadeleyi kaybetti; makineler kaldı. Ancak sordukları soru ortadan kalkmadı ve bugün hâlâ önümüzde dumyor: Makinenin ürettiği fazladan değer kimin olacak?

Çünkü makine üretkenliği artırırken, emeğin ağ içindeki konumunu da değiştiriyordu. Bir ustanın yıllar boyunca geliştirdiği beceri ekonomik değerini yitirebiliyor, daha az eğitimli bir işçi makinenin yardımıyla aynı sürecin parçası haline gelebiliyordu. Üretim artıyor, ürün ucuzluyor, pazar genişliyordu; fakat bu kazanımların nasıl paylaşılacağına teknoloji karar vermiyordu. Makine üretim kapasitesini büyütüyor, ancak mülkiyet ilişkilerini, ücret düzenini ve siyasal karar lan kendiliğinden adil hale getirmiyordu.

Bu nedenle Luddite hareketinin gerçek hedefi makinenin teknik varlığı değil, makinenin içinde durduğu ağın güç ilişkileriydi. Buhar makinesinin ahlakı yoktu. Dokuma tezgâhının da yoktu. Bugün yapay zekânın da yok. Bir teknolojinin sonuçlarını, onun toplumsal ağ içindeki bağlantıları belirler.

Zihinsel emeğin eşiğinde

İki yüz yıl sonra benzer bir eşikteyiz; ancak bu kez makine yalnızca kaslarımızın değil, zihinsel faaliyetlerimizin de alanına giriyor. Sanayi Devrimi fiziksel emeği makineleştirmişti. Yapay zekâ ise dil üretmekten görüntü tanımaya, yazılım geliştirmekten bilimsel literatürü taramaya, tıbbi görüntüleri değerlendirmekten hukuki belgeleri incelemeye uzanan geniş bir bilişsel alanı makinelerle paylaşılabilir kılıyor.

Bir makine metin yazdığında, tanı önerdiğinde, beste yaptığında, matematik problemi çözdüğünde ya da bilimsel bir hipotez kurduğunda mesele niteliksel olarak değişir: makine artık ağın “alet” düğümünde durmaz, enformasyonun üretildiği bağlantıların tam ortasına yerleşir...

 

 

 

Yapay zekânın geleceğini ne belirleyecek?

Yapay zekâ; bilgiye erişim, uzmanlık, karar verme ve üretim süreçleri arasındaki ilişkileri yeniden düzenliyor. Bu nedenle çağımızın temel gerilimi insan ile makine arasında yaşanmayacak. Gerilim, insanlar, kurumlar ve toplumsal gruplar arasındaki bağlantıların nasıl kurulacağı üzerinden şekillenecek. Öyleyse bugünün Luddite sorusu
“yapay zekâyı durdurmalı mıyız?" değildir. Asıl soru şudur yapay zekâyı nasıl bir toplumsal ağın içine yerleştireceğiz?

Aynı Teknoloji, Farklı Ağ Mimarileri Yapay zekânın geleceğini, onun hangi mülkiyet, emek, eğitim ve paylaşım ilişkilerine bağlanacağı belirleyecek. Bir gelecekte yapay zekâ, birkaç şirketin ve sermaye grubunun sahip olduğu dev bir üretkenlik makinesine dönüşebilir. İnsanlığın ortak birikimiyle eğitilmiş sistemler büyük ekonomik değer üretirken, bu değerin çoğu teknolojinin mülkiyetini elinde tutan sınırlı sayıda merkezde toplanabilir. Ağ büyürken merkezileşir, enformasyon çoğalırken ekonomik güç daralır, insanlığın toplam üretkenliği artarken insanların önemli bir bölümü kendisini ağın giderek daha az gerekli düğümleri olarak hisseder.

Başka bir gelecek de mümkündür. Yapay zekâ, insanın yerine geçen bir sistem olmaktan çok, insanın kapasitesini büyüten bir bağlantı çoğaltıcısına dönüşebilir bir hekimin milyonlarca yayınla ilişki kurmasını, bir öğretmenin her çocuk için ayrı bir öğrenme yolu açmasını, bir bilim insanının uzak alanlar arasındaki gizli ilişkileri görmesini sağlayabilir. Küçük girişimler ve topluluklar, eskiden yalnızca büyük şirketlerin erişebildiği analitik kapasiteye ulaşabilir. Böylece aynı teknoloji, insanları üretim ağından dışlayan bir merkezileştirme aracı olmak yerine, daha fazla insanı bilgi ve karar süreçlerine bağlayan bir kapasite artırıcısı olabilir. Aynı teknoloji, farklı ağ mimarileri içinde farklı gelecekler doğurur. Bu nedenle asıl mesele yapay zekânın ne kadar zeki olacağı değil, ürettiği zekânın ve değerin ağ içinde nasıl dolaşacağıdır.

Bağlantıların Sayısı Yetmez

Bir sistemin bağlantılarının artması, o sistemin kendiliğinden iyileştiği anlamına gelmez. Ağlarda bağlantının miktarı kadar dağılımı, yönü, ağırlığı ve karşılıklılığı belirleyicidir. Çok bağlantılı fakat aşın merkezileşmiş bir ağ kırılgandır; bilginin, servetin ve karar gücünün birkaç düğümde toplandığı sistemler dışarıdan bağlantılı görünürken içeriden eşitsizleşir. Yapay zekâ çağında daha fazla bilgiye erişim, daha fazla karar gücüne erişim anlamına gelmeyebilir, herkes aynı araçları kullanıyor görünse bile hesaplama gücünü, veriyi, altyapıyı ve mülkiyeti elinde tutan merkezler karşılaştırılamaz bir etkiye sahip olur.

Dolayısıyla bağlantıların çoğalması ile bağlantıların demokratikleşmesi aynı şey değildir. Bir ağ genişlerken karar gücü daralabilir; bilgi dolaşımı hızlanırken erişim koşullan ağırlaşabilir, üretkenlik artarken insanın kendi emeği üzerindeki denetimi azalabilir. Bu yüzden yapay zekânın toplumsal başarısını yalnızca hız, verimlilik ya da büyüme ile ölçemeyiz; hangi düğümlerin güçlendiğine, hangilerinin zayıfladığına ve değerin nasıl paylaşıldığına da bakmak zorundayız.

 

Ölçüt Olarak Yaşamdaşlık

Yaşamdaşlık, herkesin aynı olması ya da aynı sonucu elde etmesi değildir. Yaşamdaşlık, bir ağın kendi bileşenlerini tüketmeden onların var olma ve gelişme kapasitesini koruyarak büyümesidir. Bu tanım, yapay zekâ tartışmasına ölçülebilir bir ölçüt kazandırır: bir teknoloji bazı merkezlerin gücünü artırırken ağın diğer bileşenlerini sürekli zayıflatıyorsa, toplam üretkenliğin artması tek başına bir ilerleme kanıtı değildir. Yaşamdaş bir sistem, üretkenliği artırırken insanların bilgiye, gelire, zamana, karar süreçlerine ve anlamlı ilişkilere erişimini de korur.

Bir ormanın başarısını en büyük ağacın boyuyla ölçemeyiz. Toprağın mikroorganizmaları çökmüş, böcekler kaybolmuş, mantar ağlan parçalanmış ve su döngüsü bozulmuşsa ortada başarılı bir ekosistem değil, ölmekte olan bir orman vardır. Ekonomiler için de aynı ilke geçerlidir: yapay zekâ birkaç şirketin üretkenliğini katlarken milyonlarca insanın ekonomik ve toplumsal ağdaki işlevini zayıflatıyorsa, yalnızca toplam üretkenliğe bakarak ilerlemeden söz edemeyiz, ölçmemiz gereken, ne kadar değer üretildiği değil, üretilen değerin ağın yaşam kapasitesini nasıl değiştirdiğidir.

Bu ölçüt, iki yüz yıl önceki Luddite sorusunu bugüne bağlar ve ona yenilerini ekler. Makine kimin için çalışıyor? Kimin bilgisiyle öğreniyor? Ürettiği değer kime gidiyor? Artırdığı üretkenlik insanlara daha fazla yaşam zamanı mı bırakıyor, yoksa yalnızca daha fazla üretme zorunluluğu mu yaratıyor? Ve hepsinden önemlisi: insan, kendi kurduğu ağın gereksizleşen bir düğümüne mi dönüşüyor, yoksa daha anlamlı bağlantılar kurabilen bir parçası mı oluyor?

Geleceği Kim Kuracak?

Bu soruların yanıtını yapay zekâ vermeyecek. Biz vereceğiz. Çünkü teknolojik ilerleme ile insani ilerleme aynı şey değildir, fizik daha güçlü makineler yapmamızı, mühendislik onları verimli kılmamızı, yapay zekâ ise enformasyon işleme kapasitemizi büyütmemizi sağlar, ancak bunların hiçbiri ortaya çıkan gücün adil, anlamlı ya da yaşamı destekleyen biçimde kullanılacağını garanti etmez. Geleceğin bugünden daha iyi olması bir fizik yasası değildir. Daha iyi bir gelecek, kurduğumuz bağlantıların sonucudur.

Ludditlerin itirazı geleceğin kendisine değil, kendilerinin yer almadığı bir geleceğe yönelikti. Üretimin artmasına değil, üretim ağında kendilerine ayrılan yerin daralmasına ve değişimin bedelinin yalnızca onlara yüklenmesine karşı çıkıyorlardı. Bu ayrım bugün de belirleyicidir insanlar yapay zekânın gelişmesine değil, bu gelişmenin kendilerini karar süreçlerinden, gelirden, mesleki anlamdan ve toplumsal değer duygusundan dışlamasına itiraz ederler. Dolayısıyla çağımızın çatışması “teknoloji yanlıları” ile “teknoloji karşıtları’ arasında değil, teknolojinin nasıl bir ağ içinde kullanılacağına dair farklı toplumsal vizyonlar arasında yaşanacaktır.

Yapay zekâyı yasaklamak ile kutsamak arasında seçim yapmak zorunda değiliz.

Asıl mesele, onun çevresinde nasıl bir bağlantısallık ağı kuracağımıza karar vermektir — ve bu karar yalnızca mühendisleri ya da şirket yöneticilerini değil; eğitim politikalarını, çalışma düzenini, mülkiyet ilişkilerini, veri yönetimini, kamusal denetimi ve ekonomik paylaşımı ilgilendirir. Çünkü bir teknolojinin toplumsal anlamı algoritmanın içinde olduğu kadar, onu çevreleyen kurulularda şekillenir.

Son Soru

Sanayi Devrimi bize makinelerin insan kasından daha güçlü olabileceğini öğretti. Yapay zekâ devrimi, makinelerin bazı alanlarda insan zihninin kapasitesini de aşabileceğini gösterebilir. Fakat önümüzde hâlâ hiçbir makinenin yanıtlayamayacağı bir soru duruyor bu gücü nasıl bir yaşam için kullanacağız?

Yapay zekânın gücü tek başına ne iyi ne kötüdür. Onun anlamını, insanları hangi ilişkilere bağladığı ve bu ilişkiler içinde yaşam kapasitesini artırıp artırmadığı belirleyecektir. Belki de 21. yüzyılın asıl devrimi daha büyük modeller, daha hızlı bilgisayarlar veya daha otonom makineler yapmak olmayacak; asıl devrim, teknolojik gücü yaşamdaş bir ağın içine yerleştirebilmek olacak.

Buhar makinesinden yapay zekâya uzanan iki yüz yıllık hikâyenin bize söylediği budun Teknoloji gücü artırır, bağlantılar bu gücün yönünü belirler, yaşamdaşlık ise o gücün yaşamı büyütüp büyütmeyeceğine karar verdiğimiz kültürdür.

 

 

 

 

 

 


İOANNA KUÇURADİ HOCANIN ARDINDAN: "Felsefe: İnsan Olabilmenin ve İnsan Kalabilmenin Çabasıdır"


 İnsan olarak doğmak, önümüze insanca yaşamanın olanaklarını açar; bu olanakları hangi eylemlerle gerçekleştireceğimiz ise yaşam boyunca belirlenir. İnsan kalabilmek, her yeni durumda karşımızdakinin insanlığını görebilme ve kendi davranışımızın sorumluluğunu üstlenebilme çabasıdır. Kuçuradi’nin etik yaklaşımı, bu çabanın bilgiyle aydınlanmasını ister. Çünkü yaptığımızın anlamını yeterince kavramadığımızda, korumak istediğimiz değerlere kendi ellerimizle zarar verebiliriz.

Buradaki insan olma düşüncesini dikkatle anlamak gerekir. Her insan, davranıştan nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, insan olarak temel haklara sahiptir. İnsan onuru, başarıyla kazanılan veya başarısızlıkla geri alınan bir ödül değildir.

Bir kişinin eylemini yanlış bulabilir, onu sorumlu tutabilir, yaptığı haksızlığa karşı çıkabiliriz; bütün bunları yaparken onun haklarını koruma yükümlülüğümüz sürer.

İnsan kalabilmenin güç sınavlarından biri, öfke duyduğumuz kişiye nasıl davrandığımızda ortaya çıkar. Kendimiz için istediğimiz güvencelerin, sevmediğimiz insanlar için de geçerli olmasını savunabilmek, etik tutarlılığımızı görünür kılar. Adaletin kişisel yakınlıklarımızdan bağımsızlaşması bu tutarlılığa bağlıdır.

İnsan olabilmek ile insan kalabilmek arasında zamanın açtığı bir fark vardır, ilki, sahip olduğumuz olanakları geliştirmeye; İkincisi, bu gelişimi zor koşullarda da sürdürebilmeye işaret eder. Kendimizi güvende hissederken anlayışlı olmak kolaylaşabilir. Çıkarımız tehlikeye girdiğinde, korktuğumuzda veya öfkelendiğimizde ise benimsediğimizi söylediğimiz değerlerle kurduğumuz ilişki sınanır. O anda karşımızdakini bir insan olarak görmeyi sürdürmek, düşünülmüş bir tutum gerektirir.

Bu açıdan felsefi çaba, kendi davranışlarımızı izleme ve gerekçelerimizi dürüstçe inceleme alışkanlığı kazandırabilir. İnsan, kendi haklılığının içine kapanabildiği gibi, başkasının yaşadığı durumu öğrenerek görüş alanını da genişletebilir. Bu açıklık, karşılaşmalarımızda yeniden kurulabilir. Başkasının itirazına yer açmak, kendi kararımızın gözden kaçırdığı bir gerçeği duymamızı sağlayabilir; değişmenin başlangıcı, bazen böyle bir dinleme anıdır.

Ahlak ve Etik ayrımı

Kuçuradi Hocanın ahlak ile etik arasında yaptığı ayrım bu tutarlılığın düşünsel temelini kurar. Ahlaklar, toplulukların benimsediği davranış kurallarını ve değer yargılarını içerir, tarihsel koşullarla değişir, farklı toplumlarda farklı biçimler alır.

Etik ise insan ilişkilerinde ortaya çıkan değer sorunlarını araştıran bir felsefe alanıdır. Toplumun onayladığı bir davranışın belirli bir kişiye ne yaptığını, hangi olanaklarını koruduğunu veya engellediğini sorgular. Böylece alışkanlıklarımızın kendiliğinden doğruluk ölçüsüne dönüşmesini önler. Herkesin yaptığı bir şey de haksızlık olabilir. İnsan kalma çabası, çevremizin onayını alırken gözden kaçırdığımız kişiyi ve onun uğradığı zaran görebilmeyi gerektirir.

Bu bakışın merkezinde değerlendirme sorunu bulunur. Birini bize yarar sağladığı için değerli gördüğümüzde, ona kendi ilişkimiz üzerinden değer atfederiz. Bir başkasını unvanına, kimliğine veya toplumun hazır ölçülerine göre yargıladığımızda değer biçeriz.

Kuçuradi doğru değerlendirme olanağını bunlardan ayırır. Doğru değerlendirme, somut kişiyi, eylemini ve koşullarını anlamaya: yapılanın insanın değeri bakımından anlamını belirlemeye dayanır. Bu nedenle bir davranışın dışarıdan görünüşü yeterli bilgi sağlamaz. Aynı söz farklı durumlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Karşınızdakini anlamak için gösterdiğimiz dikkat, etik sorumluluğumuzun başlangıcıdır. Bilmediğimiz yerde hükmümüzü ertelemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır.

İyi niyetin tek başına yeterli olmaması buradan kaynaklanır. Bir çocuğu korumak isteyen yetişkin, onun karar verme yeteneğini geliştirmesini engelleyebilir. Yardım etmeye çalışan yönetici insanların gereksinimlerini dinlemeden verdiği kararla bağımlılık yaratabilir. İyiliği istemek, durumun bilgisiyle ve insanın değerine ilişkin bilgiyle birlikte anlam kazanır.

Kuçuradi'nin etiği, davranışımızın gerekçelerini incelememizi, kendi haklılığımıza duyduğumuz güveni sorgulamamızı sağlar. Kendimize ilişkin olumlu kanaatimiz, yaptığımız işin etik değerinin kanıtı olamaz. Sorumluluk, niyetimizi açıklamanın ardından da devam eder; etkilediğimiz hayatlarda ne olup bittiğini anlamayı gerektirir.

Hekimlikte doğru tanımlama ve Etik

Hekimlik, bu düşüncenin somut karşılığını görmemizi kolaylaştım. Bir hastaya yardım etme isteği, hastalığını doğru tanımaya yönelik bilgi ve dikkatle birleştiğinde tedaviye dönüşür.

Kuçuradi de durum değerlendirmesini hekimin tanı koymasına benzetir. Ancak etik değerlendirmede hastalığın bulgularıyla birlikte kişinin yaşantısını, beklentilerini, korkularını ve karar verme hakkını da görmemiz gerekir. Teknik olarak yapılabilir olan bir girişimin o insanın hayatındaki anlamını ayrıca düşünürüz. Hastanın sözünü dinlemek, anlayabileceği biçimde açıklama yapmak ve kararına katılımını sağlamak, mesleki ilişkinin etik niteliğini oluşturur. Bilgimiz arttıkça, onu nasıl kullandığımıza ilişkin sorumluluğumuz da derinleşir.

İnsan haklan. Kuçuradi'nin felsefesinde bu sorumluluğun herkes için geçerli koşullarını ifade eder. İnsanın öğrenme, düşünme, yaratma ve insanca ilişkiler kurma olanaklarının korunması gerekir. Eğitimden yoksun bırakılan bir çocukta, düşüncesi nedeniyle susturulan bir kişide veya temel gereksinimlerine ulaşamayan bir hastada, gerçekleştirilmesi engellenen insansal olanaklarla karşılaşırız. Bu yaklaşım, kurumlara belirgin bir görev yükler; insanların olanaklarını geliştirebildiği koşullan oluşturmak. Bir okulun, hastanenin veya devletin başarısını değerlendirirken, insanların hayatlarında neyi mümkün kıldığını incelemek gerekir. Hakların korunması, gündelik işleyişin ve kaynak kullanımının içinde karşılık bulmalıdır.

Değerlendirme yetkinliği

Bu nedenle etik yaşam, her gün tekrarlanan küçük kararlarda da kurulur. Bir öğrencinin sözünü keserken, çalışanımızın emeğini görünmez kılarken, tanımadığımız biri hakkında kolayca hüküm verirken insan ilişkilerinin niteliğini değiştiririz.

Güç sahibi olduğumuz alanlarda bu etkiler büyür. Bir öğretmenin dikkati öğrencinin kendine güvenini, yöneticinin adaleti kurumun çalışma biçimini, hekimin açıklaması hastanın karar verebilmesini etkiler, insan kalabilmek, sahip olduğumuz yetkinin başkalarının yaşamında oluşturduğu sonuçlara karşı uyanık olmayı gerektirir. Kendi rahatlığımızın hangi insanın sessizliği pahasına sürdüğünü fark etmek, bazen bu uyanıklığın ilk adımıdır.

Eğitimin anlamı da burada genişler. Kuçuradi'nin yaklaşımı, kişiye değerlendirme yetkinliği kazandırmanın önemini gösterir, öğrenci, bir kavramı hangi anlamda kullandığını, hangi bilgiye dayanarak hüküm verdiğini ve bilmediği noktalan fark edebilmelidir.

Edebiyatın sunduğu somut insan durumla- n, bu eğitimin verimli alanlarından biridir. Bir roman kişisinin kararını koşullan içinde düşünmek, kendi aceleci yargılarımızı görünür kılabilir. Böyle bir eğitimde soru sormak, gerekçe göstermek ve gerektiğinde fikrini değiştirmek, birlikte yaşamanın becerilerine dönüşür, insanın kendini düzeltme olanağı, yanılabileceğim kabul edebildiği ölçüde açık kalır.

Bu düşünceleri bağlantısallık ve yaşamdaşlık açısından yorumladığımda, insanın eylemlerinin ilişkiler içinde çoğalan etkilerini görüyorum. Bir kişiyi dinlemek, bir hakkı korumak veya bir haksızlığı sıradanlaştırmak, içinde yaşadığımız ortak dünyanın biçimlenmesine katılır. Yaşamdaşlık bakımından buradan çıkarılabilecek görev, herkesin varlığını ve gelişme olanaklarını gözeten ilişkiler kurmaktır. Bununla birlikte insanın değeri, kurduğu bağlantıların sayısına veya topluma sağladığı yarara bağlanamaz. En yalnız, en güçsüz, kendini ifade etme olanağı en sınırlı kişinin de haklan korunmalıdır, ilişkilerimizin etik niteliğini, bu kişiye açtığımız yaşam alanında sınayabiliriz.

İnsan kalabilme çabası, yaşam boyunca yeniden üstlenilen bir sorumluluktur. Dün doğru davranmış olmak, bugünkü kararların doğruluğunu güvenceye almaz. Bilgimizi yenilemek, ön yargılarımızı fark etmek, gücümüzün sınırlarını görmek ve zarar verdiğimizde bunu kabul etmek gerekir. Felsefe, bu çabayı sürdürebilmek için düşüncemize açıklık kazandırır.

Karşımızdaki kişiyi kendi çıkarlarımızın ve hazır yargılarımızın arasından görmemize yardım eder, insanı koruyan bir eylemin bazen bedeli vardır; rahatımızdan, ayrıcalığımızdan veya çoğunluğun onayından vazgeçmemiz gerekebilir. İnsan kalmak, böyle anlarda da başkasının haklarını koruyabilmek ve bunun gerektirdiği eylemi üstlenebilmektir.

Prof. Dr. Türker Kılıç- HBT Dergi 543. sayı – 23 Ekim 2026

 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Geleceğimizi kaybediyoruz

 

Geleceğimizi kaybediyoruz

30 ülkede yapılan araştırmaya göre, “Eğitimin kalitesinden memnun değilim” diyenlerin oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Yıllar içinde bu oranın arttığı tek ülke de Türkiye. Yani başka ülkeler sorunlarını çözerken biz daha da kötüye gidiyoruz. En önemli sorunlar fırsat eşitsizliği, güncelliğini yitirmiş müfredat ve kalabalık sınıflar...




Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Antalya’daki “Tematik Kış Kampları” isimli etkinlikte yaptığı konuşmada Türkiye’nin en büyük eğitim sorununun çözüldüğünü müjdeledi.

“Artık kimsenin kılık kıyafetiyle uğraşılmıyor” dedi.

Bakanın bu sözleri söylemesinden üç ay önce genç kadınlardan kurulu Manifest grubu üyelerine kılık kıyafetleri nedeniyle 3 ay 22’şer gün hapis cezası verilmişti.

Milli Eğitim Bakanı’nın “en büyük eğitim sorunumuz” dediği sorunun çözülmesi elbette iyi oldu; bunun tersini kim iddia edebilir ki?

Ancak şurası da var ki kız öğrencilerin başlarını türbanla örtmeleri meselesi çözüldü ama eğitim sorunlarımızın hiçbiri çözülmüş değil.

Ipsos’un 13 Eylül 2024 tarihli bülteni, “Eğitim Monitörü” araştırmasının sonuçlarını aktarıyordu.

Singapur lider

O yıl Türkiye’de bireylerin sadece yüzde 13’ü eğitimin kalitesinden memnun olduğunu söylemişti.

Aynı oran 2023 yılında yüzde 18’di.

2024 yılındaki araştırmanın sonucuna göre Türkiye’deki eğitimden memnun olmayanların oranı bir önceki yıla göre üç puan artarak yüzde 64 seviyesine gelmişti.

Bu araştırma 30 ülkede yapılıyor.

Ülkeler ortalamasına bakıldığında Singapur, eğitimin kalitesinden memnun olanlar açısından birinci sırada.

Türkiye’nin yeri bu listede 26’ncı sırada.

30 ülke içinde “eğitim kötü” diyenlerin oranı en yüksek olan ülke de Türkiye.

Araştırmanın geçmiş yıllardaki sonuçlarıyla son veriler karşılaştırıldığında yıllar içinde “eğitim kötü” diyenlerin oranının sadece Türkiye’de arttığını görüyoruz.

Belli ki her ülke elinden geldiği kadar eğitim sistemini iyileştirmeye gayret ederken, bu mesele Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı ile YÖK’ün ilgi alanına girmemiş.

Araştırmaya göre eğitim sistemimizin en önemli eksiklikleri yetersiz öğretmen, kalabalık derslikler, yetersiz altyapı ve demode eğitim programı olarak öne çıkıyor.

Bakan Tekin ise tam aksi kanaatte.

Okulların teknolojik altyapılarının geliştirildiğini, tüm dersliklerde internet ve etkileşimli tahta bulunduğunu, öğrencilerin EBA üzerinden dünyanın en geniş eğitim içeriklerine erişim sağladığını söylüyor.

Bu sözler, veliler arasında yapılan araştırmanın sonuçlarıyla çelişiyor.

Sanırım velilerdeki algı ile Bakan’ın gözüyle bakıldığındaki gerçekler birbirinden farklı.

Ipsos’un sözünü ettiğim raporuyla ilgili çarpıcı tespitler yapan Prof. Dr. Ercan Uygur, T24’teki yazısında (Davos’tan eğitime ve bindiğimiz dalın kesilmesi) şuna da dikkat çekiyor:

“Tüm ülkelerde ders programı içinde en çok tercih edilen ders matematik. Ancak bazı ülkelerde matematik en az tercih edilen dersler arasında da yer alıyor. Bu ülkelerden birisi Türkiye.

Türkiye’de matematik yüzde 38 oranında katılımcının en az tercih ettiği ders. Ancak matematik, yüzde 33 katılımcı tarafından en çok tercih edilen dersler içinde de yer alıyor.”

Prof. Dr. Uygur, “Matematiğin önemli olduğunun farkına varanlar bu dersi tercih edebiliyorlar. Ancak bu dersi yapamayacağını düşünenler, bu dersi tercih etmiyor. Böylece tercih dağılımında bir terslik oluyor” diye açıklıyor.

Din dersi sonuncu

Prof. Dr. Uygur’un işaret ettiği bir başka önemli nokta Türkiye’deki din dersleri ile ilgili.

Araştırmanın yapıldığı 30 ülkenin tümünde “din dersleri” en az tercih edilen ders.

Türkiye’de de tercih edilen dersler sıralamasında din dersleri son sırada.

Ancak Milli Eğitim Bakanlığı seçimlik ve zorunlu din derslerinin sayısını neredeyse düzenli olarak artırıyor.

Çünkü Bakan’ın kendi ajandası var ve bu ajanda öğrencilere ve velilere dayatılmak isteniyor.

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, araştırmanın bizler açısından vahim bir başka bulgusuna dikkat çekiyor.

Türkiye’de en büyük sorun eğitimdeki fırsat eşitsizliği.

Araştırmaya katılanların yüzde 46’sı bu kanaatte. Güncelliğini yitirmiş müfredat (yüzde 39) ve aşırı kalabalık sınıflar (yüzde 35) onu takip ediyor.

En vahim sonuç

“Aşırı kalabalık sınıflar” şikayeti de Bakan Tekin’in açıklamasıyla çelişen bir sonuç.

Bakan, “Ortalama derslik başına öğrenci sayımız 20 civarında, ilkokul ve liselerde maksimum 23. OECD ortalamasının da üzerinde bir rakam bu” diyor.

30 ülke genelindeki en vahim sonuç ise sanırım her iki kişiden birinin “gençlerin zihinsel sağlığının çok da iyi olmadığını” söylemesi. Türkiye bu konuda zirvede. Yüzde 64 bu kanaatte.

Bu sonuçlarda kuşak farklılıklarından kaynaklanan sıkıntıların da olduğunu söylemek mümkün elbette.

Ancak bu farklılık ne kadar etkili olursa olsun temelde bir sorunun varlığı açıkça görülüyor.

Gedik, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 10-19 yaş grubundaki 7 gençten 1’inin zihinsel sorunlar yaşadığı ile ilgili bulgusunu hatırlatıyor.

Lancet Psikiyatri Komisyonu’nun Gençlerin Akıl Sağlığı raporunda gençlerin akıl sağlığı ile ilgili sorunlarının 2010 yılından itibaren düzenli olarak artış gösterdiği belirtiliyor.

Özellikle Covid-19 pandemisinin bu gidişi hızlandırdığı belirtiliyor.

Son zamanlarda bütün Türkiye’yi acıya boğan akran şiddetinin kökenlerini belki de burada aramak gerek.

Denetimsiz sosyal medya, toplumsal uyumun azalması, sosyoekonomik kırılganlık, güvencesiz istihdam gibi sorunlar gençleri bunalıma sürüklüyor.

Ipsos CEO’su “yüzyılın başından beri gözlemlenen bu eğilimin geleceğin kaybı olarak isimlendirildiğini” söylüyor.

Günlük siyasi kavgalarımızdan kafamızı kaldırıp ideolojik saplantılarımızdan daha derin bu konuya kafa yormamızın zamanı geçiyor.

Dünyanın büyük bir altüst oluşa doğru gittiğini söyleyecek kadar karamsar değilim ancak otokratik eğilimli liderlerin dünyanın önemli bir bölümünde hüküm sürmekte olduğunu da düşününce moralim biraz bozulmuyor değil.

20 Aralık 2025 Cumartesi

DORİS LESSİNG CANAVAR MI DEHA MI?

 

Yazar Doris Lessing 1949’da ilk evliliğinden olan iki çocuğunu geride bırakıp o zamanki adıyla Rodezya’dan Londra’ya taşındığında, yanında sadece üçüncü çocuğu ve bavulunda son kitabının taslağı vardı. Londra'ya geldiğinde romanı yayımlanıp büyük başarı kazandı. Gerisi Nobel ödülüne kadar uzanan bir hikâye.



Lessing bir dahi miydi yoksa çocuklarını terk eden bir canavar mı? Deha, bencillik ve başarı arasındaki ilişki nedir? Herhangi bir kadının anne olduğunda nenedeyse kendinden vazgeçmeye zorlandığı bir dünyada, anne yazarın ya da sanatçının olağanüstü bir eser ortaya koyması mümkün mu? Yaratıcı üretimin ve ailenin ortak ihtiyacı zamanken,
kaçınılmaz çatışmanın içinden mutlak zaferle sıyrılan var mıdır?


Yaptığın iş seni daha kötü bir anne mi yapıyor? Annelik seni daha kötü bir yarar mı yapıyor?

Üç çocuk annesi Claire Dederer, Canavarlar(Monsters) kitabının '”Ben Canavar mıyım” başlıklı bölümünde, yaratıcı üretim ve bencillik arasındaki İlişkiyi şöyle irdeliyor:

“Yazar ya da sanatçı olabilmek için sahi olunması gereken pek çok nitelik vardır. Yetenek, zeka, sebat. Zengin
ebeveynler iyidir. Kesinlikle bunlara sahip olmaya çalışmalısınız. Ama
turn bunların arasında en gereklisi
bencilliktir. Bir kitap, küçük küçük bencilliklerden oluşur. Ailene kapıyı kapatmanın bencilliği. Koridordaki bebek arabasını görmezden gelmenin bencilliği.

Gerçek dünyayı unutmanın ve yeni bir dünya yaratmanın bencilliği, Gerçek insanlardan hikâyeler çalmanın bencilliği. Kendinin en iyisini, yüzsüz, anonim, ustun okuyucuya — yani okuyucuya — saklamanın bencilliği Yalnızca söylemen gereken şeyi söylemenin bencilliği. Kendime sormadan edemiyorum. Belki de ben yeterince canavar değilimdir.

Bir yazar olarak kendi başarısızlıklarımın farkındayım — ki liste oldukça uzun. Daha bencil olsaydım işlerim daha mı iyi olurdu? Daha bencil olmaya mı çalışmalıydım?”

Dederer, yazar ya da sanatçı olan her annenin benzer soruları sorduğunu düşünüyor.

"Yüksek sesle söylemezler ama düşünce oradadır, neredeyse sağır edici biçimde Yaptığın iş seni daha kotu bir anne mı yapıyor?  Bu  kendine sürekli sorduğun sorudur Ama aynı zamanda, annelik seni daha kotu bir yazar mı yapıyor? İkinci soru biraz daha rahatsız edicidir "

Dederer’e göre, ikisinin birbirine köstek olmadığım iddia edenler "ya delidir ya çocuğu yoktur ya da erkektir." Toplumun gözünde, erkeklerle özdeşleştirilen suç “tecavüz”se kadınlarla özdeşleştirilen suç "bakım konusundaki ihmal”dir.
Yazar
Jenny Diski şöyle demiş. “En yürekli kadın bir katil ya da tecavüzcü değildir; çocuklarını terk eden kadındır” Yürekli mı yoksa kalpsiz mı?


“Keşke benim de bir karım olsaydı!”

Çocuğunu mecazı ya da gerçek anlamda terk eden kadın yazar/sanatçı canavarken, erkek yazarın
bencilliği nasıl çerçevelenir?

"Çok az insan, belki ellide bir kişi, bir kadının mahremiyetine saygı duyar Sabahlan yazarak geçiriyorum dediğinizde binlerinin kapıyı çalmasını engelleyemezsiniz suçlu, utangaç, gülümseyen bir yüzle 'sadece iki dakikalığına uğramıştım’ derler... Erkek yazarın ihtiyaçları karşılanır, duygusal bağlantılar işinden sonra ikinci plandadır, bencilliği sorgulanmaz, tamamen özgürdür".

Dons Lessing. Under My Skin kitabında böyle söylüyordu. Tanıdığı kadın sanatçı ve yazarların ortak bir dileği vardı: "Keşke benim de bir karım olsaydı!"

Dederer, "Bütün yazarlar içeriden kilitlenen aileyi dışarıda bırakan bir oda için mücadele eder"
diyor ". Yazar için dünyaya kapanan bir kapı, mutluluğun
resmidir Hayalı ideal anne- yazar birinin kapıya vurmasını önemsemeyebilir ama çoğumuz kesintiye uğramaktan hoşlanmayız “ Kendisi bunu yapamadığı için bunu yapabilen "büyük erkek yazar” arkadaşlarına gizliden gizliye hayranlık duyuyor ve şu soruyu soruyor “Ne kadar bencil olmam gerekir ki onlar kadar büyük olayım?"

Erkek yazarlarla arkadaşlık ederek hayatlarını nasıl düzenlediklerini öğrenmek istedi Dederer Tatillerde, bayramlarda çalıştıklarım eşim ve çocuğunu evden gönderip evde yalnız kalarak yazdıklarını dinleye dinleye bir oruntunun farkına vardı: Hepsinin hayatlarını onlar adına düzenleyen “bir eşi” vardı Erkek yazar ve sanatçılar, ihtiyaç duyduğu sessizlik, yalnızlık ve sınırları korumak için eşlerim kullanıyordu Lessing'ın kadın yazar arkadaşları “keşke benim de bir karım olsaydı" derken bir bildikleri vardı!

Sahi, kaç erkek yazar odasından çıkıp evin sorumluklarıyla, çocuğun doktor randevusuyla, ailedeki yaşlıların bakımıyla ya da pusetteki bebekle anlamlı bir biçimde ilgilenir?


“İyi sanatın koridordaki pusetten daha karanlık bir düşmanı yoktur.”

Cyril Connolly, 1938’de kaleme aldığı Enemies of Promise kitabında, "gelecek vaat eden bir yazar ile onun nihai başarısı arasında duran engelleri" irdeliyordu "Tanrılar yok etmek istedikleri kişilere once ‘gelecek vaat eden’ derler" savını, bekârlıktan evliliğe, içkiden ayıklığa başarının düşmanlarını sırayla ele alarak destekliyordu. Görünüşe bakılırsa, Connolly'e göre kimse için umut yoktu! Önyargılarla dolu, bilimselliğe değil anekdotlara dayalı ama yine de (ya da tam da bu sebepten) yankı uyandıran kitabın yazıldığı tarihten bugüne en çok akılda kalan cümlelerden biri ise şuydu:

"İyi sanatın koridordaki pusetten daha karanlık bir düşmanı yoktur."

Koridordaki puset, zamanla aile hayatının sanatçıya getirebileceği bütün sorunları anlatmak için bir metafora dönüştü. Connolly, sanatçının üretkenliğini bozan baskılardan birinin çocuk, diğerininse eş olduğunu söylüyordu. Kendisi de "müdahaleci bir eş ve pusetteki bir bebek yüzünden üretkenliği mahvedilen" bir erkek yazar olarak kaleme alıyordu cümleyi. Aklına kadınların da yazabileceği ihtimali zaten hiç gelmemişti! Roman yazarı John Banville de bir gazeteye baba ve yazar olmakla İlgili içini döküyor, acımasız olduğunu, kendisiyle yaşamanın bir çile olduğunu anlatıyordu:

“Yazmak benim için çok zordu... çevremdeki insanlar için de. İyi bir baba olmadım. Sanmıyorum ki herhangi bir yazar olsun. Senden çok fazla şey alıyor... sevdiklerine az şey kalıyor."

Yanılıyor olabilirim ama bunları bir erkek söylediğinde "acaba linçlerler mi?" diye iki kez düşünmesi gerekmiyordur diye tahmin ediyorum. “Normal” kabul edileni dürüstçe itiraf ettiği için kimilerinin gözünde sempati bile toplayabilir. Genel itibarıyla tepkiler, anlayışlı bir "ne yapsın adam”dan, yoğun öfkeye uzanan bir yelpazeye dağılacağını, yine de çoğunluğun Banville’e "canavar" yakıştırmasında bulunacağını- sanmıyorum. Aynı sözleri bir baba değil de bir anne söyleseydi tepki nasıl olurdu? Çocuk sahibi olmanın, ev içi sorumlukların, bakım yükünün genel itibariyle kadının omuzlarına yüklendiği bir sistemde, asıl canavar kadın mıdır yoksa sistemin kendisi midir?

 

“Zamanımız kadının hastalığı: Öfke.”

Lessıng'ın özgür yaşam temasını işlediği Altın Defter kitabı, kadın sanatçının, var olmasını ve çalışmasını istemeyen bir toplumda nasıl yaşayacağını sorguluyordu. Hele bir de anneyse, bitmişti! Ana karakter, Lessıng’in alter egosu Anna Wulf, “öfke”yi, zamanımız kadınının hastalığı olarak teşhis ediyordu.

Kadınların yüzlerinde, seslerinde, mektuplarında öfke olduğunu, aslında kadının adaletsizliğe karşı hissettiği o duygunun kişisel olmayan bir zehir olduğunu savunuyordu. “Bunun kişisel olmadığının farkında bile olmayan şanssızlar acısını erkeklerden çıkarıyor, farkında olan benim gibi şanslılar ise buna karşı mücadele ediyor" diyordu Anna, yani Lessing.

Lessing bunu neredeyse 75 yıl önce söylüyordu, şimdi durum ne kadar farklı? Tutkusunun peşinden giden, dünya çapında üne kavuşan, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Lessing bir canavar mı yoksa deha mı?

Bahar Eriş, Ot Dergi-145

14 Aralık 2025 Pazar

İbn Haldun ve Weber’in ortak mirası: İktidar ve çöküş

 

İbn Haldun ve Weber’in ortak mirası: İktidar ve çöküş



İbn Haldun’un Asabiyye dediği kurucu ruh ile Weber’in karizması aslında aynı hikâyeye işaret ediyor. Her iktidar, ilk günlerdeki o sıkı dayanışma, fedakârlık ve idealizm sayesinde yükselir; refah arttıkça ruh çözülür, karizma rutinleşir ve iktidar bürokratik bir makineye dönüşür

Günümüzde sosyal bilimler ve siyaset üzerine yapılan entelektüel tartışmalarda, ne yazık ki bir yazının ağırlık kazanması için Batılı isimlere gönderme yapmak adeta bir şart haline geldi. Oysa bilim, Batılı veya Doğulu demeden, kimin görüşü olayları en iyi açıklıyorsa onu merkeze almayı gerektirir. Bu bağlamda, 14’üncü yüzyılın Kuzey Afrikalı düşünürü İbn Haldun’un Mukaddime’sini okuduğunuzda, bugünün devlet, parti ve zümre yapılarına ne kadar uygun düştüğünü görerek şaşırmamak elde değil. Bu müthiş zekâ, sanki toplulukların kaderine dair evrensel bir şablon çizmiş.

Kabile asabiyeti

İbn Haldun’un tüm teorisinin temel taşını Asabiyye kavramı oluşturur. Asabiyye’yi basitçe kabile bağı ya da sinirlilik anlamında değil, bir topluluğu ortak bir amaç uğruna mücadele etmeye iten, uğruna fedakârlık yapılan sosyal uyum, dayanışma ve bağlılık ruhu olarak okumalıyız. Bu ruh, bir grubun üyelerinin kendilerini tek bir aile gibi hissetmelerini ve dış tehditlere karşı birlikte hareket etmelerini sağlar.

İbn Haldun, bu Asabiyye’nin en güçlü ve saf halini, yaşam koşullarının daha zorlu olduğu bedevi (kırsal ve göçebe) topluluklarda bulur. Biz bunu Türkiye’de taşra diye de okuyabiliriz. Çünkü kendini savunmanın hayati olduğu bu zorlu yaşam, insanları en sıkı şekilde kenetlenmeye zorlar. İbn Haldun’a göre, hükümdarlığın (Mülk) ve devletin kurulmasının tek temeli, bu güçlü Asabiyye’ye sahip olmaktır.

Bu fikir, yaklaşık beş yüz yıl sonra Max Weber’in ortaya koyduğu Karizmatik Otorite kavramıyla şaşırtıcı bir paralellik taşır. Weber’e göre, geleneksel düzeni altüst eden ve yeni bir düzen kuran itici güç; liderin karizmatik nitelikleri ve bu niteliklerin çevresinde oluşan coşkulu ve sadık kitle bağıdır. İster bedevi saflığından doğan Asabiyye olsun, ister modern siyasetin kurallarını bozan karizma; her ikisi de, bir siyasi hareketin veya partinin kuruluş aşamasındaki ödün vermeyen idealizmi ve mücadele ruhunu temsil eder.

Çöküşe giden yol: Lüks ve rutinleşme

Ancak İbn Haldun’un teorisinin en önemli ve dramatik yönü, Asabiyye’nin geçici bir olgu olmasıdır.
Asabiyye, o topluluk refaha ulaştıkça yavaşça zayıflar. Refah, lüksü ve rahatlığı beraberinde getirir. Bu durum, insanların mücadele ruhunu ve dayanışma ihtiyacını azaltır. Şehirli (hadarî) yaşamın getirdiği konfor içinde, bireyler kişisel zevklerine düşkünleşir ve kamu yararı yerine kendi çıkarlarını düşünmeye başlarlar.

Peki, bu sırada iktidarlara ne olur?

İbn Haldun’a göre, devleti kuran kabilenin liderleri zamanla saltanatı miras yoluyla sürdürmeye başlar ve mutlak monarşiye doğru kayar. Hükümdar, gücünü korumak için, kurucu zümreye bile sırt çevirerek baskıcı hale gelir.

Bu dönüşüm, Weber’in “karizmanın rutinleşmesi” süreciyle tam olarak örtüşür. Weber, karizmatik bir liderin kurduğu sistemin kalıcı olması için, o karizmanın ‘yasal-rasyonel otorite’ye ve bürokrasiye dönüşmek zorunda olduğunu belirtir. Yani kurallar ve hiyerarşi, liderin coşkusunun yerini alır.

Günümüz partileri ve siyasi çözülme

İşte bu şablon, günümüzdeki parti ve iktidar dinamiklerini müthiş bir öngörüyle açıklar:

Siyasi bir parti, iktidara geldiğinde veya uzun süre iktidarda kaldığında, kurucu Asabiyye’sini (idealist, fedakâr kadrolarını) kaybeder. Yerini, Weber’in tarif ettiği gibi, seçim kazanmaya odaklanmış, kişisel çıkar ve kariyer odaklı profesyonel bir bürokratik makineye bırakır.

İktidar zümresi, lüks ve bürokratik konfor içinde boğuldukça, halkın zorluklarından kopar. Liderlik, kurucu Asabiyye’nin paylaşıldığı bir liderlikten, otoriterleşmiş bir güce dönüşür. Baskı ve merkeziyetçilik artar, çünkü lider gücünü organik bağlardan değil, zorla ve bürokratik kontrolle sağlamaya çalışır.

Asabiyye (grup ruhu) tamamen eridiğinde, yani sistemin ruhu sadece rasyonel kurallar ve kişisel menfaat üzerine kaldığında, o devlet veya parti içten içe çürür. Zayıflayan bu yapı, dışarıdan gelecek güçlü ve yeni bir Asabiyye’ye (yeni bir siyasi harekete) karşı koyamaz ve döngü kaçınılmaz olarak yeniden başlar.

İbn Haldun ve Weber’in bu ortak bakış açısı, siyasetin sadece ahlaki değil, aynı zamanda sosyal dinamiklerin ve kaçınılmaz döngülerin bir ürünü olduğunu gösterir. Mukaddime’nin çizdiği şablon, siyasi aktörlere, iktidarın kalıcı olmasının yolunun lüks ve baskıdan değil, tam tersine, kuruluşun ilk ruhunu ve toplumsal bağı sürekli canlı tutmaktan geçtiğini fısıldayan evrensel bir derstir. 

Zülfü Livaneli-Oksijen 257

13 Kasım 2025 Perşembe

NIETZSCHE’YI ANLAYABİLMEK İÇİN ÜÇ ANAHTAR

 



Son birkaç aydır filozof Luc Ferry'nin Nietzsche sesli derslerini çevirme uğraşındayım. Bir filozofu her ne kadar yeterince tanıdığımızı düşünsek de onun üzerine yazmak ya da yazılanları çevirmek İnsanı Sokrates'in "Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir" dediği sıfır noktasına kadar götürebiliyor.

Ama olsun, bildiğimizi sandığımız şeyin gerçek derinliğini keşfedip cehaletimizle yüzleşmek oldukça faydalı bir deneyim. Bir de bu derinliğe doğru üç beş kulaç atıp yeni şeyler Öğrenmek de cabası!

Ferry, derslerinin başında Nietzsche'yi okuyup anlayabilmek için üç önemli anahtar olduğunu söylüyor. Ona göre Nietzsche'nin sıklıkla yanlış yorumlanmasının sebebi bu üç anahtar olmadan onun eserlerine giriş yapılmaya çalışılması. Çünkü Alman filozof bizim bugün hâlâ kullandığımız kelimelere bambaşka anlamlar yüklüyor, örneğin Nietzsche'nin "nihilizm" kavramını kelimenin bugünkü “hiçbir şeye İnanmamak anlamıyla ele alırsanız çıkmaz yollara sapabilirsiniz.

Neden olduğunu Ferry’nin verdiği bu üç anahtarla açıklamaya çalışayım.


İlk anahtar: Nietzsche güçlü kanılara sahip olan, aşkın değerlere inanan kişiye "nihilist" der. İlk bakışta bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz, çünkü bizim bugün kullandığımız nihilizm kavramının anlamı bunun tam tersidir. Ancak Nietzsche'nin felsefesi bağlamında nihilist, ideal olan uğruna gerçekliği reddeden kişidir. Bu profilin en önemli örneği Hristiyan’dır elbette; çünkü gelecekteki cennet ideali uğruna şimdi ve burada olanı reddeder. Ancak Nietzschelaik hatta ateist idealleri de dinin nihilist yapısına dahil eder. Sözgelimi komünist de eşitlik ideali dolayısıyla gerçeklikle uzlaşamaz. Şimdi ve burada olan yerine zihnimizi gelecekteki soyut bir tasarıya sürükleyerek gerçekliği inkâr etmemize sebep olan her tür ideal nihilizme açılan bir kapıdır. Bunun adı Hristiyanlık da olabilir, komünizm dc, Platonun idealar dünyası da olabilir demokrasi de.

Nietzsche’nin felsefi projesi onun "putlar" dediği bu idealleri çekiçle kırmaya, yani bu İdeallerin "yapı sökümünü" yapmaya dayalıdır. Filozofun en anlaşılır kitaplarından Putların Alacakaranlığı alt başlığı da “Ya da Çekiçle Felsefe Yapmanın Yolları” - işte bu bakış açısıyla okunabilir.

İkinci anahtar: Nietzsche’nin meşhut "Tanrı’nın ölümü" ifadesi yalnızca dinimin değil Platondan Marx’a kadar Batı'nın tüm ahlaki sistemlerinin çöküşünü ifade eder. Bir diğer Alman düşünür Max Weberin "dünyanın büyüsünün bozulması" kavramını hatırlayabiliriz burada. "Tanrı'nın ölümü" yalnızca tek tanrılı dinlerin değil, Nietzche’nin din kategorisinde degerlendirdiği ve bize aşkın değerler aşılayan diğer tüm ideallerinin de sonudur.

 

Üçüncü ve belki de en önemli anahtar; Nietzsche'nin çekiciyle tüm putları. İdeallerini yerle bir etmesi onu kinizme, yani kelimenin bugünkü anlamıyla nihilizme götürmez. Nietzsche tüm idealini parçaladıktan sonra yeni bir ideal icat etmez, çünkü eğer öyle yapsaydı bizi gerçeklikten uzaklaştıran yeni bir put dikmiş olurdu. Ve onunda kırılması gerekirdi. Onun yerine Antik Yunan bilgeliğinin içkin felsefesiyle bağ kurarak şimdi ve burada olana odaklanan amor fati ilkesini benimser. Amor Fati-gerçeklikle bağını koparan aşkın ideallerini bırak ve- "kaderini sev" demektir Buna güre bilge kişi, geçmiş nostaljisinden, suçluluk duygusundan ve geleceğe dair her tür kaygıdan arınmış, şimdi ve burada olanı sevebilen kişidir.

Dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmeye çalışmaz. Dünyayla kavga etmez, olduğu hâliyle dünyayı kucaklamayı bilir. Bir denge, dinginlik, uzlaşma hâlidir amor fati.

 

İşte Luc Ferry bu üç anahtarı verdikten sonra üç buçuk saatlik dersinde Nietzsche'nin soy bilime dayalı teorisini çözümleyerek işe başlıyor. Soma güçlerin çatışmasından ibaret dünyamızda Alınan filozofun bize ne tür bir ablak vazettiğini tartışıyor, son bolümde "kurtuluş öğretisi” olmasa da Nietzche’nin kurtuluşu nerede aradığı meselesiyle konuşmasını tamamlıyor. Biz de bu vesileyle zor bir filozofu anlaşılır bir dille aktarmayı başaran Luc Ferry'ye "nefesine sağlık" diyelim ve Batı felsefesinin tüm ideallerini hallaç pamuğu gibi bir köşeye fırlatan Nietzche'ye en ileri saygılarımızı sunalım.

İlker Kocael -Ot Dergisi- Aralık 2025