28 Ekim 2026 Çarşamba

BUHAR MAKİNALARINDAN YAPAY ZEKÂYA: GELECEĞİ KİM KURACAK?

 


İnsanlık mı? Yapay zekâ mı? Yaşamın kendisi mi?

Prof. Dr. Türker Kılıç- HBT Sayı 541-9 Ekim 2026

Tarihin belirli eşiklerinde ortaya çıkan bazı makineler, yaptığımız işi değiştirmekle kalmaz; birbirimizle, bilgiyle ve üretim araçlarıyla kurduğumuz bağlantıların tümünü yeniden düzenler. Hiçbir makine yalnızca kendisi değildir.

Buhar makinesi böyle bir makineydi. Yapay zekâ da benzer bir eşikte duruyor. Aralarında iki yüzyıldan fazla zaman, bambaşka bir fizik ve bambaşka bir mühendislik bulunsa da ikisinin insanlığın önüne koyduğu soru şaşırtıcı biçimde aynıdır: bir teknoloji insanın emeğini daha hızlı, daha ucuz ve daha verimli hale getirdiğinde, ortaya çıkan yeni değer kimin olur?

Bu soru, teknolojik değişimin neden hiçbir zaman yalnızca teknik bir mesele olmadığını gösterir. Bir makine üretim kapasitesini artırabilir; ancak bu artışın kimin hayatını kolaylaştıracağını, kimin emeğini değersizleştireceğini ve değerin hangi düğümlerde toplanacağını makinenin kendisi belirlemez. Bunu, makinenin içine yerleştirildiği ağ belirler.

Bu nedenle bu bölümün temel önermesi şudur. Teknolojik dönüşümlere yönelen toplumsal direnç çoğu zaman teknolojiye değil, teknolojinin değiştirdiği bağlantılara yöneliktir. Mesele makinelerin ne yapabildiği kadar, üretim, bilgi, mülkiyet ve karar ağlarını nasıl yeniden kurduğu; bu ağlarda kimin güçlenip kimin zayıfladığı, ortaya çıkan değerin nasıl dolaştığıdır.

Ludditlerden yapay zekâya uzanan çizgi, işte bu yüzden bir teknoloji korkusu tarihi değil, bir bağlantı yeniden dağıtımı tarihidir.

Makinenin değil, yeni düzenin karşısında

Bu soruyla ilk yüzleşenler, 19. yüzyılın başında İngiltere’nin tekstil bölgelerinde yaşayan işçiler oldu. Bugün onları çoğunlukla “Ludditler" adıyla anıyoruz ve popüler anlatı onlan ilerlemeyi anlayamayan, makineden korkan insanlar olarak resmediyor.

Oysa tarih çok daha katmanlıdır. Ludditlerin önemli bir bölümü makinenin kendisine değil, makinenin yerleştirildiği yeni ekonomik düzene direniyordu; çünkü değişen yalnızca üretim aracı değil, üretimin bütün bağlantı ağıydı.

Sanayi Devrimi öncesinde tekstil üretiminin büyük bölümü evlerde ve küçük atölyelerde gerçekleşiyordu. Dokumacı yalnızca kol gücünü satan bir işçi değil, yıllar içinde biriktirdiği bir yaşam deseninin sahibiydi. Üretim sürecinin bütününü biliyor, çalışma temposunu belli ölçü de kendisi belirliyor, emeğinin değerini uzmanlığı üzerinden kuruyordu. İnsan, alet, bilgi ve ürün arasındaki bağlantı kısa, doğrudan ve karşılıklıydı. Sonra buhar gücü, mekanik iplik ve dokuma tezgâhlan, sermaye birikimi ve fabrika düzeni aynı sistemde birleşti ve asıl devrim tam burada, makinenin içinde değil, makinenin çevresindeki ağda gerçekleşti.

Hiçbir teknoloji tek başına tarih yapmaz. Buhar makinesi dünyayı değiştirdiyse, bunu kömüre, madenlere, demiryollarına, fabrikalara, sermayeye, işçilere, pazarlara, sömürge ticaretine ve yeni hukuk düzenlerine bağlandığı için yapabildi. Gücü pistonunun ürettiği mekanik kuvvetten değil, içinde bulunduğu ağın büyüklüğünden ve bağlantılarının niteliğinden geliyordu. Buhar makinesi, üretim araçla- nnı merkezileştiren, sermayeyi yoğunlaştıran ve emeği fabrika düzenine bağlayan çok daha geniş bir sistemin düğümüne dönüştü.

Bağlantısallık Biliminin temel önermesi burada bir düşünme aracı sunar: Hiçbir şey yalnızca kendisi değildir; her şey içinde bulunduğu ağ ile vardır. Öyleyse bir teknolojinin toplumsal anlamını kavramak için “bu makine ne yapabiliyor?” sorusu yetmez. Bu makine kimi kime, neye ve hangi koşullarda bağlıyor; hangi eski bağlantılan zayıflatıp hangilerini güçlendiriyor, ürettiği değeri kimin elinde topluyor?

Bu somlar bizi doğrudan Ludditlere götürür.

Ludditlerin sorduğu soru

1811’de Nottinghamshire, Yorkshire ve Lancashire’daki tekstil işçileri makineleri kırdı, fabrikalara saldırdı ve büyük ölçüde mitolojik bir figür olan “Ned Ludd” adı altında örgütlendi.

İngiliz devleti sert karşılık verdi: Bölgeye asker gönderildi, makine kırma cezalan ağırlaştırdı, bazı Ludditler idam edildi, bazılan Avustralya'ya sürüldü. Ludditler tarihsel mücadeleyi kaybetti; makineler kaldı. Ancak sordukları soru ortadan kalkmadı ve bugün hâlâ önümüzde dumyor: Makinenin ürettiği fazladan değer kimin olacak?

Çünkü makine üretkenliği artırırken, emeğin ağ içindeki konumunu da değiştiriyordu. Bir ustanın yıllar boyunca geliştirdiği beceri ekonomik değerini yitirebiliyor, daha az eğitimli bir işçi makinenin yardımıyla aynı sürecin parçası haline gelebiliyordu. Üretim artıyor, ürün ucuzluyor, pazar genişliyordu; fakat bu kazanımların nasıl paylaşılacağına teknoloji karar vermiyordu. Makine üretim kapasitesini büyütüyor, ancak mülkiyet ilişkilerini, ücret düzenini ve siyasal karar lan kendiliğinden adil hale getirmiyordu.

Bu nedenle Luddite hareketinin gerçek hedefi makinenin teknik varlığı değil, makinenin içinde durduğu ağın güç ilişkileriydi. Buhar makinesinin ahlakı yoktu. Dokuma tezgâhının da yoktu. Bugün yapay zekânın da yok. Bir teknolojinin sonuçlarını, onun toplumsal ağ içindeki bağlantıları belirler.

Zihinsel emeğin eşiğinde

İki yüz yıl sonra benzer bir eşikteyiz; ancak bu kez makine yalnızca kaslarımızın değil, zihinsel faaliyetlerimizin de alanına giriyor. Sanayi Devrimi fiziksel emeği makineleştirmişti. Yapay zekâ ise dil üretmekten görüntü tanımaya, yazılım geliştirmekten bilimsel literatürü taramaya, tıbbi görüntüleri değerlendirmekten hukuki belgeleri incelemeye uzanan geniş bir bilişsel alanı makinelerle paylaşılabilir kılıyor.

Bir makine metin yazdığında, tanı önerdiğinde, beste yaptığında, matematik problemi çözdüğünde ya da bilimsel bir hipotez kurduğunda mesele niteliksel olarak değişir: makine artık ağın “alet” düğümünde durmaz, enformasyonun üretildiği bağlantıların tam ortasına yerleşir...

 

 

 

Yapay zekânın geleceğini ne belirleyecek?

Yapay zekâ; bilgiye erişim, uzmanlık, karar verme ve üretim süreçleri arasındaki ilişkileri yeniden düzenliyor. Bu nedenle çağımızın temel gerilimi insan ile makine arasında yaşanmayacak. Gerilim, insanlar, kurumlar ve toplumsal gruplar arasındaki bağlantıların nasıl kurulacağı üzerinden şekillenecek. Öyleyse bugünün Luddite sorusu
“yapay zekâyı durdurmalı mıyız?" değildir. Asıl soru şudur yapay zekâyı nasıl bir toplumsal ağın içine yerleştireceğiz?

Aynı Teknoloji, Farklı Ağ Mimarileri Yapay zekânın geleceğini, onun hangi mülkiyet, emek, eğitim ve paylaşım ilişkilerine bağlanacağı belirleyecek. Bir gelecekte yapay zekâ, birkaç şirketin ve sermaye grubunun sahip olduğu dev bir üretkenlik makinesine dönüşebilir. İnsanlığın ortak birikimiyle eğitilmiş sistemler büyük ekonomik değer üretirken, bu değerin çoğu teknolojinin mülkiyetini elinde tutan sınırlı sayıda merkezde toplanabilir. Ağ büyürken merkezileşir, enformasyon çoğalırken ekonomik güç daralır, insanlığın toplam üretkenliği artarken insanların önemli bir bölümü kendisini ağın giderek daha az gerekli düğümleri olarak hisseder.

Başka bir gelecek de mümkündür. Yapay zekâ, insanın yerine geçen bir sistem olmaktan çok, insanın kapasitesini büyüten bir bağlantı çoğaltıcısına dönüşebilir bir hekimin milyonlarca yayınla ilişki kurmasını, bir öğretmenin her çocuk için ayrı bir öğrenme yolu açmasını, bir bilim insanının uzak alanlar arasındaki gizli ilişkileri görmesini sağlayabilir. Küçük girişimler ve topluluklar, eskiden yalnızca büyük şirketlerin erişebildiği analitik kapasiteye ulaşabilir. Böylece aynı teknoloji, insanları üretim ağından dışlayan bir merkezileştirme aracı olmak yerine, daha fazla insanı bilgi ve karar süreçlerine bağlayan bir kapasite artırıcısı olabilir. Aynı teknoloji, farklı ağ mimarileri içinde farklı gelecekler doğurur. Bu nedenle asıl mesele yapay zekânın ne kadar zeki olacağı değil, ürettiği zekânın ve değerin ağ içinde nasıl dolaşacağıdır.

Bağlantıların Sayısı Yetmez

Bir sistemin bağlantılarının artması, o sistemin kendiliğinden iyileştiği anlamına gelmez. Ağlarda bağlantının miktarı kadar dağılımı, yönü, ağırlığı ve karşılıklılığı belirleyicidir. Çok bağlantılı fakat aşın merkezileşmiş bir ağ kırılgandır; bilginin, servetin ve karar gücünün birkaç düğümde toplandığı sistemler dışarıdan bağlantılı görünürken içeriden eşitsizleşir. Yapay zekâ çağında daha fazla bilgiye erişim, daha fazla karar gücüne erişim anlamına gelmeyebilir, herkes aynı araçları kullanıyor görünse bile hesaplama gücünü, veriyi, altyapıyı ve mülkiyeti elinde tutan merkezler karşılaştırılamaz bir etkiye sahip olur.

Dolayısıyla bağlantıların çoğalması ile bağlantıların demokratikleşmesi aynı şey değildir. Bir ağ genişlerken karar gücü daralabilir; bilgi dolaşımı hızlanırken erişim koşullan ağırlaşabilir, üretkenlik artarken insanın kendi emeği üzerindeki denetimi azalabilir. Bu yüzden yapay zekânın toplumsal başarısını yalnızca hız, verimlilik ya da büyüme ile ölçemeyiz; hangi düğümlerin güçlendiğine, hangilerinin zayıfladığına ve değerin nasıl paylaşıldığına da bakmak zorundayız.

 

Ölçüt Olarak Yaşamdaşlık

Yaşamdaşlık, herkesin aynı olması ya da aynı sonucu elde etmesi değildir. Yaşamdaşlık, bir ağın kendi bileşenlerini tüketmeden onların var olma ve gelişme kapasitesini koruyarak büyümesidir. Bu tanım, yapay zekâ tartışmasına ölçülebilir bir ölçüt kazandırır: bir teknoloji bazı merkezlerin gücünü artırırken ağın diğer bileşenlerini sürekli zayıflatıyorsa, toplam üretkenliğin artması tek başına bir ilerleme kanıtı değildir. Yaşamdaş bir sistem, üretkenliği artırırken insanların bilgiye, gelire, zamana, karar süreçlerine ve anlamlı ilişkilere erişimini de korur.

Bir ormanın başarısını en büyük ağacın boyuyla ölçemeyiz. Toprağın mikroorganizmaları çökmüş, böcekler kaybolmuş, mantar ağlan parçalanmış ve su döngüsü bozulmuşsa ortada başarılı bir ekosistem değil, ölmekte olan bir orman vardır. Ekonomiler için de aynı ilke geçerlidir: yapay zekâ birkaç şirketin üretkenliğini katlarken milyonlarca insanın ekonomik ve toplumsal ağdaki işlevini zayıflatıyorsa, yalnızca toplam üretkenliğe bakarak ilerlemeden söz edemeyiz, ölçmemiz gereken, ne kadar değer üretildiği değil, üretilen değerin ağın yaşam kapasitesini nasıl değiştirdiğidir.

Bu ölçüt, iki yüz yıl önceki Luddite sorusunu bugüne bağlar ve ona yenilerini ekler. Makine kimin için çalışıyor? Kimin bilgisiyle öğreniyor? Ürettiği değer kime gidiyor? Artırdığı üretkenlik insanlara daha fazla yaşam zamanı mı bırakıyor, yoksa yalnızca daha fazla üretme zorunluluğu mu yaratıyor? Ve hepsinden önemlisi: insan, kendi kurduğu ağın gereksizleşen bir düğümüne mi dönüşüyor, yoksa daha anlamlı bağlantılar kurabilen bir parçası mı oluyor?

Geleceği Kim Kuracak?

Bu soruların yanıtını yapay zekâ vermeyecek. Biz vereceğiz. Çünkü teknolojik ilerleme ile insani ilerleme aynı şey değildir, fizik daha güçlü makineler yapmamızı, mühendislik onları verimli kılmamızı, yapay zekâ ise enformasyon işleme kapasitemizi büyütmemizi sağlar, ancak bunların hiçbiri ortaya çıkan gücün adil, anlamlı ya da yaşamı destekleyen biçimde kullanılacağını garanti etmez. Geleceğin bugünden daha iyi olması bir fizik yasası değildir. Daha iyi bir gelecek, kurduğumuz bağlantıların sonucudur.

Ludditlerin itirazı geleceğin kendisine değil, kendilerinin yer almadığı bir geleceğe yönelikti. Üretimin artmasına değil, üretim ağında kendilerine ayrılan yerin daralmasına ve değişimin bedelinin yalnızca onlara yüklenmesine karşı çıkıyorlardı. Bu ayrım bugün de belirleyicidir insanlar yapay zekânın gelişmesine değil, bu gelişmenin kendilerini karar süreçlerinden, gelirden, mesleki anlamdan ve toplumsal değer duygusundan dışlamasına itiraz ederler. Dolayısıyla çağımızın çatışması “teknoloji yanlıları” ile “teknoloji karşıtları’ arasında değil, teknolojinin nasıl bir ağ içinde kullanılacağına dair farklı toplumsal vizyonlar arasında yaşanacaktır.

Yapay zekâyı yasaklamak ile kutsamak arasında seçim yapmak zorunda değiliz.

Asıl mesele, onun çevresinde nasıl bir bağlantısallık ağı kuracağımıza karar vermektir — ve bu karar yalnızca mühendisleri ya da şirket yöneticilerini değil; eğitim politikalarını, çalışma düzenini, mülkiyet ilişkilerini, veri yönetimini, kamusal denetimi ve ekonomik paylaşımı ilgilendirir. Çünkü bir teknolojinin toplumsal anlamı algoritmanın içinde olduğu kadar, onu çevreleyen kurulularda şekillenir.

Son Soru

Sanayi Devrimi bize makinelerin insan kasından daha güçlü olabileceğini öğretti. Yapay zekâ devrimi, makinelerin bazı alanlarda insan zihninin kapasitesini de aşabileceğini gösterebilir. Fakat önümüzde hâlâ hiçbir makinenin yanıtlayamayacağı bir soru duruyor bu gücü nasıl bir yaşam için kullanacağız?

Yapay zekânın gücü tek başına ne iyi ne kötüdür. Onun anlamını, insanları hangi ilişkilere bağladığı ve bu ilişkiler içinde yaşam kapasitesini artırıp artırmadığı belirleyecektir. Belki de 21. yüzyılın asıl devrimi daha büyük modeller, daha hızlı bilgisayarlar veya daha otonom makineler yapmak olmayacak; asıl devrim, teknolojik gücü yaşamdaş bir ağın içine yerleştirebilmek olacak.

Buhar makinesinden yapay zekâya uzanan iki yüz yıllık hikâyenin bize söylediği budun Teknoloji gücü artırır, bağlantılar bu gücün yönünü belirler, yaşamdaşlık ise o gücün yaşamı büyütüp büyütmeyeceğine karar verdiğimiz kültürdür.

 

 

 

 

 

 


İOANNA KUÇURADİ HOCANIN ARDINDAN: "Felsefe: İnsan Olabilmenin ve İnsan Kalabilmenin Çabasıdır"


 İnsan olarak doğmak, önümüze insanca yaşamanın olanaklarını açar; bu olanakları hangi eylemlerle gerçekleştireceğimiz ise yaşam boyunca belirlenir. İnsan kalabilmek, her yeni durumda karşımızdakinin insanlığını görebilme ve kendi davranışımızın sorumluluğunu üstlenebilme çabasıdır. Kuçuradi’nin etik yaklaşımı, bu çabanın bilgiyle aydınlanmasını ister. Çünkü yaptığımızın anlamını yeterince kavramadığımızda, korumak istediğimiz değerlere kendi ellerimizle zarar verebiliriz.

Buradaki insan olma düşüncesini dikkatle anlamak gerekir. Her insan, davranıştan nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, insan olarak temel haklara sahiptir. İnsan onuru, başarıyla kazanılan veya başarısızlıkla geri alınan bir ödül değildir.

Bir kişinin eylemini yanlış bulabilir, onu sorumlu tutabilir, yaptığı haksızlığa karşı çıkabiliriz; bütün bunları yaparken onun haklarını koruma yükümlülüğümüz sürer.

İnsan kalabilmenin güç sınavlarından biri, öfke duyduğumuz kişiye nasıl davrandığımızda ortaya çıkar. Kendimiz için istediğimiz güvencelerin, sevmediğimiz insanlar için de geçerli olmasını savunabilmek, etik tutarlılığımızı görünür kılar. Adaletin kişisel yakınlıklarımızdan bağımsızlaşması bu tutarlılığa bağlıdır.

İnsan olabilmek ile insan kalabilmek arasında zamanın açtığı bir fark vardır, ilki, sahip olduğumuz olanakları geliştirmeye; İkincisi, bu gelişimi zor koşullarda da sürdürebilmeye işaret eder. Kendimizi güvende hissederken anlayışlı olmak kolaylaşabilir. Çıkarımız tehlikeye girdiğinde, korktuğumuzda veya öfkelendiğimizde ise benimsediğimizi söylediğimiz değerlerle kurduğumuz ilişki sınanır. O anda karşımızdakini bir insan olarak görmeyi sürdürmek, düşünülmüş bir tutum gerektirir.

Bu açıdan felsefi çaba, kendi davranışlarımızı izleme ve gerekçelerimizi dürüstçe inceleme alışkanlığı kazandırabilir. İnsan, kendi haklılığının içine kapanabildiği gibi, başkasının yaşadığı durumu öğrenerek görüş alanını da genişletebilir. Bu açıklık, karşılaşmalarımızda yeniden kurulabilir. Başkasının itirazına yer açmak, kendi kararımızın gözden kaçırdığı bir gerçeği duymamızı sağlayabilir; değişmenin başlangıcı, bazen böyle bir dinleme anıdır.

Ahlak ve Etik ayrımı

Kuçuradi Hocanın ahlak ile etik arasında yaptığı ayrım bu tutarlılığın düşünsel temelini kurar. Ahlaklar, toplulukların benimsediği davranış kurallarını ve değer yargılarını içerir, tarihsel koşullarla değişir, farklı toplumlarda farklı biçimler alır.

Etik ise insan ilişkilerinde ortaya çıkan değer sorunlarını araştıran bir felsefe alanıdır. Toplumun onayladığı bir davranışın belirli bir kişiye ne yaptığını, hangi olanaklarını koruduğunu veya engellediğini sorgular. Böylece alışkanlıklarımızın kendiliğinden doğruluk ölçüsüne dönüşmesini önler. Herkesin yaptığı bir şey de haksızlık olabilir. İnsan kalma çabası, çevremizin onayını alırken gözden kaçırdığımız kişiyi ve onun uğradığı zaran görebilmeyi gerektirir.

Bu bakışın merkezinde değerlendirme sorunu bulunur. Birini bize yarar sağladığı için değerli gördüğümüzde, ona kendi ilişkimiz üzerinden değer atfederiz. Bir başkasını unvanına, kimliğine veya toplumun hazır ölçülerine göre yargıladığımızda değer biçeriz.

Kuçuradi doğru değerlendirme olanağını bunlardan ayırır. Doğru değerlendirme, somut kişiyi, eylemini ve koşullarını anlamaya: yapılanın insanın değeri bakımından anlamını belirlemeye dayanır. Bu nedenle bir davranışın dışarıdan görünüşü yeterli bilgi sağlamaz. Aynı söz farklı durumlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Karşınızdakini anlamak için gösterdiğimiz dikkat, etik sorumluluğumuzun başlangıcıdır. Bilmediğimiz yerde hükmümüzü ertelemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır.

İyi niyetin tek başına yeterli olmaması buradan kaynaklanır. Bir çocuğu korumak isteyen yetişkin, onun karar verme yeteneğini geliştirmesini engelleyebilir. Yardım etmeye çalışan yönetici insanların gereksinimlerini dinlemeden verdiği kararla bağımlılık yaratabilir. İyiliği istemek, durumun bilgisiyle ve insanın değerine ilişkin bilgiyle birlikte anlam kazanır.

Kuçuradi'nin etiği, davranışımızın gerekçelerini incelememizi, kendi haklılığımıza duyduğumuz güveni sorgulamamızı sağlar. Kendimize ilişkin olumlu kanaatimiz, yaptığımız işin etik değerinin kanıtı olamaz. Sorumluluk, niyetimizi açıklamanın ardından da devam eder; etkilediğimiz hayatlarda ne olup bittiğini anlamayı gerektirir.

Hekimlikte doğru tanımlama ve Etik

Hekimlik, bu düşüncenin somut karşılığını görmemizi kolaylaştım. Bir hastaya yardım etme isteği, hastalığını doğru tanımaya yönelik bilgi ve dikkatle birleştiğinde tedaviye dönüşür.

Kuçuradi de durum değerlendirmesini hekimin tanı koymasına benzetir. Ancak etik değerlendirmede hastalığın bulgularıyla birlikte kişinin yaşantısını, beklentilerini, korkularını ve karar verme hakkını da görmemiz gerekir. Teknik olarak yapılabilir olan bir girişimin o insanın hayatındaki anlamını ayrıca düşünürüz. Hastanın sözünü dinlemek, anlayabileceği biçimde açıklama yapmak ve kararına katılımını sağlamak, mesleki ilişkinin etik niteliğini oluşturur. Bilgimiz arttıkça, onu nasıl kullandığımıza ilişkin sorumluluğumuz da derinleşir.

İnsan haklan. Kuçuradi'nin felsefesinde bu sorumluluğun herkes için geçerli koşullarını ifade eder. İnsanın öğrenme, düşünme, yaratma ve insanca ilişkiler kurma olanaklarının korunması gerekir. Eğitimden yoksun bırakılan bir çocukta, düşüncesi nedeniyle susturulan bir kişide veya temel gereksinimlerine ulaşamayan bir hastada, gerçekleştirilmesi engellenen insansal olanaklarla karşılaşırız. Bu yaklaşım, kurumlara belirgin bir görev yükler; insanların olanaklarını geliştirebildiği koşullan oluşturmak. Bir okulun, hastanenin veya devletin başarısını değerlendirirken, insanların hayatlarında neyi mümkün kıldığını incelemek gerekir. Hakların korunması, gündelik işleyişin ve kaynak kullanımının içinde karşılık bulmalıdır.

Değerlendirme yetkinliği

Bu nedenle etik yaşam, her gün tekrarlanan küçük kararlarda da kurulur. Bir öğrencinin sözünü keserken, çalışanımızın emeğini görünmez kılarken, tanımadığımız biri hakkında kolayca hüküm verirken insan ilişkilerinin niteliğini değiştiririz.

Güç sahibi olduğumuz alanlarda bu etkiler büyür. Bir öğretmenin dikkati öğrencinin kendine güvenini, yöneticinin adaleti kurumun çalışma biçimini, hekimin açıklaması hastanın karar verebilmesini etkiler, insan kalabilmek, sahip olduğumuz yetkinin başkalarının yaşamında oluşturduğu sonuçlara karşı uyanık olmayı gerektirir. Kendi rahatlığımızın hangi insanın sessizliği pahasına sürdüğünü fark etmek, bazen bu uyanıklığın ilk adımıdır.

Eğitimin anlamı da burada genişler. Kuçuradi'nin yaklaşımı, kişiye değerlendirme yetkinliği kazandırmanın önemini gösterir, öğrenci, bir kavramı hangi anlamda kullandığını, hangi bilgiye dayanarak hüküm verdiğini ve bilmediği noktalan fark edebilmelidir.

Edebiyatın sunduğu somut insan durumla- n, bu eğitimin verimli alanlarından biridir. Bir roman kişisinin kararını koşullan içinde düşünmek, kendi aceleci yargılarımızı görünür kılabilir. Böyle bir eğitimde soru sormak, gerekçe göstermek ve gerektiğinde fikrini değiştirmek, birlikte yaşamanın becerilerine dönüşür, insanın kendini düzeltme olanağı, yanılabileceğim kabul edebildiği ölçüde açık kalır.

Bu düşünceleri bağlantısallık ve yaşamdaşlık açısından yorumladığımda, insanın eylemlerinin ilişkiler içinde çoğalan etkilerini görüyorum. Bir kişiyi dinlemek, bir hakkı korumak veya bir haksızlığı sıradanlaştırmak, içinde yaşadığımız ortak dünyanın biçimlenmesine katılır. Yaşamdaşlık bakımından buradan çıkarılabilecek görev, herkesin varlığını ve gelişme olanaklarını gözeten ilişkiler kurmaktır. Bununla birlikte insanın değeri, kurduğu bağlantıların sayısına veya topluma sağladığı yarara bağlanamaz. En yalnız, en güçsüz, kendini ifade etme olanağı en sınırlı kişinin de haklan korunmalıdır, ilişkilerimizin etik niteliğini, bu kişiye açtığımız yaşam alanında sınayabiliriz.

İnsan kalabilme çabası, yaşam boyunca yeniden üstlenilen bir sorumluluktur. Dün doğru davranmış olmak, bugünkü kararların doğruluğunu güvenceye almaz. Bilgimizi yenilemek, ön yargılarımızı fark etmek, gücümüzün sınırlarını görmek ve zarar verdiğimizde bunu kabul etmek gerekir. Felsefe, bu çabayı sürdürebilmek için düşüncemize açıklık kazandırır.

Karşımızdaki kişiyi kendi çıkarlarımızın ve hazır yargılarımızın arasından görmemize yardım eder, insanı koruyan bir eylemin bazen bedeli vardır; rahatımızdan, ayrıcalığımızdan veya çoğunluğun onayından vazgeçmemiz gerekebilir. İnsan kalmak, böyle anlarda da başkasının haklarını koruyabilmek ve bunun gerektirdiği eylemi üstlenebilmektir.

Prof. Dr. Türker Kılıç- HBT Dergi 543. sayı – 23 Ekim 2026