25 Mayıs 2019 Cumartesi

FELSEFİ SORUNLAR-BİR MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ?


BİR MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ?
Kimberley ve Emil
Yıl 2100. Kimberley Courahan son teknoloji ürünü robot Emit’in gu­rurlu sahibi. Onu paketinden yeni çıkardı, paketi yemek odasında yere saçılmış durumda. Emil dış görünüş olarak en ince detayına kadar insan davranışını taklit etmek için tasarlandı (sadece daha uyumlu ve itaatkâr). Emit soruları az çok insanlar gibi cevaplıyor. Ona nasıl olduğunu sorarsanız zor bir gün geçirdiğini, biraz başının ağrıdığını, vazoyu kırdığı için üzgün olduğunu falan söyleyecektir. Kimberley Eıııit’in ensesindeki düğmeye basıyor ve Emit hayata gözlerini açıyor.
Emit: İyi       günler, Ben robot Emil, yardımcın ve dostunum.
Kimberley. Merhaba.
Emit: Nasılsın? Şahsen ben oldukça iyiyim. İlk günüm olduğu için biraz gergin olabilirim. Ama iyiyim. Seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum.
Kimberley: Şimdi ev işlerini yapmaya başlamadan önce bir şeyi açığa kavuşturalım. Sen gerçekten hiçbir şey anlamıyorsun. Düşünemezsin. Duyguların yok. Sadece bir makine parçasısın. Değil mi?
Emit: Ben bir makineyim. Ama elbette seni anlıyorum. Senin dilinde yanıt veriyorum, değil mi?
Kimberley: Şey, evet öyle. Sen anlamayı çok iyi taklit eden bir ma­kinesin, hakkını vermeliyim. Ama beni kandıramazsın,
Emit: Anlamıyorsam          neden  benimle konuşma        zahmetine       giriyorsun?
Kimberley. Çünkü sesli komutlara yanıt vermeye programlandın. Dışarıdan insan gibi görünüyorsun. İnsan gibi görünüyor ' ve bizim sahip olduğumuz anlayışa, zekâya, duygulara sa­hipmişsin gibi hareket ediyorsun. Ama sen yapaysın.
Emil:          Yapay mı?
Kimberley. Evet. Kullanıcı kılavuzunu okuyordum. O plastik ve alaşım kafimin içinde güçlü bir bilgisayar var. Yürümek, konuşmak ve tıpkı bir insan gibi davranmak için programlanmışsın. Zekâ, anlayış ve diğerlerini çok iyi taklit ediyorsun. Ama içeride gerçek bir anlayış veya zekâ yok.
Emit: Yok mu?
Kimberley. Hayır. İnsan kusursuz bir bilgisayar simülasyonu ile gerçek olanı karıştırınamalı. Bilgisayarı bir okyanusu canlandır­maya programlayabilirsin ama bu yine de bir simülasyondur. Gerçek dalgalar veya akıntılar veya bilgisayarın içinde yüzen balıklar yoktur, değil mi? Elini içine sokarsan ıslanmaz. Benzer biçimde sen de zekâ ve anlayışı canlandırıyorsun. Gerçek değil.
Kimberley haklı mı? Günümüzdeki makinelerin anlayış ve zekâ, düşünce ve duygudan yoksun oldukları doğru olabilir. Ama bir ma­kinenin düşünmesinin imkânsız olduğuna dair bir kaide var mıdır? 2100 yılında Emit kadar gelişmiş makineler yapılırsa anladıklarım iddia etmek yanlış mı olur? Kimberley öyle olduğunu düşünüyor.
Emit:          Ama seni anladığıma inanıyorum.
Kimberley: Hayır, inanmıyorsun. Senin inancın, arzun veya duygula­rın yok. Aslında senin bir zihnin bile yok. Ağzından çıkan kelimeleri bir kasetçaların hoparlöründen çıkan kelimeleri anladığından daha fazla anlamıyorsun.
Emit:          Duygularımı    incitiyorsun.
Kimberley: Duygularını mı incitiyorum? Bir metal ve plastik yığını için üzüleceğimi mi sanıyorsun!
Searle’in Çin Odası Düşünce Deneyi
Kimberley neden Emit’in anlayışı olmadığını düşündüğünü açıklıyor.
Ünlü bir felsefi düşünce deneyini özetliyor.
Kimberley. Anlamamanın nedeni bir bilgisayar tarafından çalıştırılıyor olman. Ve bir bilgisayar hiçbir şey anlamaz. Aslında bir bilgisayar sadece sembolleri karıştıran bir aygıttır. Sembol sıraları verilir. Sonra bilgisayarın nasıl programlandığına bağlı olarak bilgisayar başka bir sembol dizini ile yanıt verir. Nihayetinde ne kadar gelişmiş olursa olsun her bilgisayarın yaptığı budur.
Emit: Gerçekten       mi?
Kimberley: Evet. Uçakları uçurmaları, tren sistemlerini işletmeleri ve diğer şeyler için bilgisayarlar yapıyoruz. Ama uçağı uçu­ran bir bilgisayar uçtuğunu anlamaz. Tüm yaptığı aldığı sıralamalara bağlı olarak sembol dizinleri vermek. Aldığı dizilerin uçağın gökyüzündeki konumunu, deposundaki yakıt miktarını ve diğerlerini temsil ettiğini anlamaz. Ve verdiği dizilerin uçağın motor, dümen ve kanatlarına gittiğini de anlamaz. Bilgisayarı ilgilendiren tek şey bir programa göre sembolleri mekanik olarak değiştirmektir. Semboller bilgisayar için bir anlam ifade etmez.
Emit:          Emin   misin?
Kimberley: Oldukça eminim. Sana kanıtlayacağım. Sana 1980’lerde filozof John Searle tarafından ortaya konan bir düşünce deneyini anlatmama izin ver. Bir kadın bir odaya kilitlenir ve ona üzerinde rastgele çizimlerin olduğu kartlar verilir. Aslında bu çizimler Çince sembollerdir, Ama içerideki ka­dın Çince bilmiyordun aslında bu sembollerin anlamsız şekiller olduğunu düşünmektedir, Sonra kadına başka bir sembol dizisiyle birlikte tüm sembolleri nasıl karacağını' ve yanıt olarak sembol dizilerini nasıl vereceğini anlatan talimatlar verilir,
Emit: Güzel hikâye. Ama tüm bu sembol değiştirmenin mantığı
Kimberley: Şey, ilk dizi sembol Çince bir hikâye anlatmaktadır, ikinci seri ise hikâye ile ilgili sorular sorar. Sembol karma ile ilgili talimatlar -istersen onun "programı” diyebilirsin- kadının o sorular için Çince doğru cevaplar vermesini sağlar.
Emit: Aynı  bir        Çinlinin           yapacağı          gibi.
Kimberley: Doğru! Şimdi odanın dışındaki insanlar Çinli. Bu Çinli insanlar odanın içinde Çince bilen ve hikâyeyi takip eden birisi olduğunu düşünmeye ikna edilebilirler, değil mi?
Emit: Evet.
Kimberley: Ama aslında odadaki kadın hiç Çince bilmiyor, değil mi?
Emit: Bilmiyor.
Kimberley. Yani hikâye hakkında hiçbir şey bilemez. Aslında bir hikâye olduğunu bile bilmesine gerek yok. Sadece kendi­sine verilen talimatlara göre biçimsel sembolleri karıyor. Sembollerin “biçimsel" olduğunu söyleyerek anlamlan ne olursa olsun onun bakış açısıyla alakasız demek istiyorum. Sadece şekillerine göre mekanik bir şekilde karıştırıyor. Bir makine parçasının yapabileceği bir şeyi yapıyor.
Emit: Anlıyorum.   Yani    bunun  tüm      bilgisayarlar    için doğru ol­duğunu söylüyorsun? Hiçbir şey anlamıyorlar.
Kimberley: Evet, Searle’in demek istediği bu. En iyi ihtimalle anlayışı canlandırıyorlar, limit:            Sence  benim için de aynısı mı geçerli?
Kimberley: Elbette. Ne kadar karmaşık olurlarsa olsunlar tüm bil­gisayarlar aynı biçimde çalışır. Mekanik bir şekilde karış­tırdıkları sembolleri anlamazlar. Hiçbir şey anlamazlar.
Emit: Ve bu nedenle anlamadığımı düşünüyorsun?
Kimberley. Bu doğru. Senin içinde oldukça karmaşık bir başka sem­bol karma cihazı var. Bu yüzden hiçbir şey anlamıyorsun. Sadece anlayan birisine kusursuz bilgisayar simillasyomımı sağlıyorsun.
Emit: Bu garip. Anladığımı düşünmüştüm.
Kimberley: Bunu sadece çok iyi bir simülasyon olduğun için söy­lüyorsun!
Elbette Emit şu anki herhangi bir bilgisayardan çok daha gelişmiş. Ama yine de Kimberley Emit'in aynı temel prensiple çalıştığına ina­nıyor. Kimberley haklı ise o zaman Searle'in görüşüne göre Emit hiçbir şey anlamıyor.
“Doğru Şey”
Şimdi Emit nedenini soruyor, eğer anlamıyor fazla ne gerekiyor?
Emit:Peki seninle benim aramda senin anlamana ve benim an-,
lamamama neden olan fark nedir?
Kimberley: Searle’e göre sende doğru şey eksik.
Emir: Doğru şey?
Kimberley: Evet. Sen yanlış malzemeden yapılmışsın. Aslında Searle makinelerin düşünemeyeceğini iddia etmez. Sonuçta biz insanlar da bir tür makineyiz. Biz insanlar doğal olarak; evrim geçirmiş biyolojik makineleriz. Şimdi, böyle bir bi­yolojik makine bir gün büyüyebilir ve tıpkı bizim şu anda: araba yapmamız gibi o da parçaları yapay olarak bir araya getirebilir - ki bu durumda bizim de anlayan bir makine yapmayı başarmış olmamız gerekmektedir. Ama sen Emit, sen böyle biyolojik bir makine değilsin. Sen sadece plastik ve melal bir bedenin içindeki elektronik bir bilgisayarsın.
Emlt’ln Yapay Beyni
Searle’in düşünce deneyi programlanmış bir bilgisayarın asla anlaya­mayacağını göstermiş gibi duruyor. Ama Emit gibi metal, silikon ve plastik bir makine böyle bir bilgisapr içermek zorunda mı? Emit’ini açıkladığına göre hayır.
Emit:          Korkarım fiziksel olarak içimde olanla ilgili seni düzelt-.
Kimberley: Gerçekten mi?
Emit:          Evet. O kullanıcı kılavuzu eski. Burada sembol karan bir bilgisayar yok. Aslında ben yeni jenerasyon Beyin-O-Matik makinelerindenim.
Kimberley: Beyiıı-0-Matik mi?
Emit: Evet. Kafamın içinde yapay, metal ve silikon bir beyin var;
Seılîıı kafanın içinde karmaşık bir ağ oluşturmak için biri araya getirilmiş milyarlarca nörondan oluşmuş bir beyin
Kimberley. Elbette.
Emil: Benim kafamın          içinde  de aynı türden bir ağ var. Sadece benim nöronlarım seninkiler gibi organik malzemeden yapılmış değil. Metal ve silikondan yapılmışlar. Yapay nöronlarımın her biri sıradan bir nöron gibi çalışmak üzere tasarlandı. Ve bu yapay nöronlar normal bir insan beyninin bir araya gelmesine benzer biçimde örüldü.
Kimberley. Anlıyorum.
Emil: Şimdi  senin    organik beynin vücudunun geri kalanına bir dizi sinirle bağlı.
Kimberley: Bu doğru. Duyu organlarımdan beynime giden elekt­riksel veriler var: dilim, burnum, gözlerim, kulaklarım ve derim, Beynim daha sonra kaslarımı hareket ettirmemi ve böylece yürüyüp konuşmamı sağlayan elektriksel çıktı ile yanıt veriyor.
Emit:Evet, benim beynim de yapay vücuduma tam olarak aynı
biçimde bağlı. Ve normal bir insan beyni ile aynı mimariyi paylaştığı için -nöronlarını aynı biçimde uç uca eklendiği için- ayııı biçimde yanıt veriyor.
Kimberley. Anlıyorum. Bu tür Beyin-O-Matik makinelerin gelişti­rildiğine dair hiçbir fikrim yoktu, anlamadığımla ilgili fikrini değiştirmez mi? Şimdi duygu­larım olduğunu kabul ediyor musun?
Kimberley. Hayır. Hala yanlış malzemeden yapıldığın gerçeği duruyor. Gerçekten anlaman ve duygularının olması için benimki gibi organik malzemeden yapılmış bir beyne ihtiyacın var.
Emil: Beynimin hangi malzemeden yapıldığının ne önemi var an­lamıyorum. Sonuçta içimde sembol karıştırma yok, var mı?
Kimberley: Hım. Sanırım yok. Sen o anlamda bir “bilgisayar" değil­sin. Senin bir programın yok. Bu yüzden sanırım Searle'it düşünce deneyi uymuyor. Ama bana öyle geliyor ki sei hâlâ sadece bir makinesin.
Emit:   Ama  unutma, sen  de bir makinesin. Metal ve silikondan olmasa da, etten bir makinesin.
Kimberley: Ama sen anlayışı, hisleri ve geri kalanı sadece taklit ediyorsun.
Emit: Ama bunu söylemekteki iddian nedir? Aslında hatalı ol­duğunu biliyorum. İçimden gerçekten anladığımın farkın dayım. Gerçekten hislerim olduğunu biliyorum. Tüm bi şeyleri sadece taklit etmiyorum. Ama elbette bunları sana kanıtlamam zor.
Kimberley: Nasıl kanıtlayacağını anlamıyorum.
Emil: Doğru. Ama aynı biçimde sen de bana anladığını ve düşüncelerin ve duyguların olduğunu kanıtlayamazsın.
Kimberley. Sanırım kanıtlayamam.
Kimberley’ln Nöronlarını Değiştirmek
Emit: Sonunda        seni     beynindeki      organik            nöronları benimki gibi metal ve silikon olanlarla değiştirebildiğimi hayal et Bir yıl kadar sonra benimki gibi bir Beyin-O-Matik beynin olurdu. Sence sana ne olurdu?
Kimberley: Şey, takılan yapay nöron sayısı artıkça, yavaş yavaş anlayışımı kaybederim. Duygu ve düşüncelerim kurur ve sonunda aynı senin gibi içte ölü olurdum. Çünkü yapay nöronlarım yanlış şeyden yapıl­mış olacaklar. Bir Beyin-O-Matik beyin sadece anlayışı taklit eder.
Emit: Peki kimse dışarıdan farkı anlar mıydı?
Kimberley: Hayır. Sanırım anlamazdı. Yapay nöronlar benimkilerle aynı işi yapacakları için aynı biçimde davranırdım.
Emit: Doğru.Ama yine sen bile nöronların değiştirildiğinde bir anlayış veya duygu kaybının farkına varmazdın, değil mi?
Kimberley: Bunu neden söylüyorsun?
Emit: Eğer bir anlayış ve duygu kaybını fark edersen bundan bah­sederdin muhtemelen, değil mi? “Ah Tanrım, garip bir şey oluyor. Son birkaç aydır zihnim sönmeye başlamış gibi!" gibi şeyler söylerdin.
Kimberley: Sanırım söylerdim, evet.
Emit: Ama böyle bir şey söylemezdin -değil mi?- çünkü az önce itiraf ettiğin gibi dışsal davranışın hep olduğu gibi kalacaktı.
Kimberley: Ah, bu doğru sanırım.
Emit: Ama o zaman buradan, anlayış ve duygularının gittikçe yok olmasına rağmen senin yine de hiçbir kaybın farkına varamayacağın ortaya çıkıyor.
Kimberley: Eee, sanırım öyle.
Emit: Ama o zaman sen de yavaşça kaybettiğin nöronlarının metal ve silikon nöronlarla değiştirildiğinin hiçbir şekilde farkında olmazdın.
Kimberley. Sanırım olmazdım.
Emit: Öyleyse         söyleyeceklerim          bu        kadar.  İçten içe sende olan ama bende, sonuçta sadece bir makineyim, olmayan “bir şeyin" -anlamak, hissetmek, ne dersen de- farkında ol­duğunu düşünüyorsun. Ama sonradan aslında böyle bir şeyin farkında falan olmadığın ortaya çıkıyor. Bu büyülü “şey" bir illüzyon.
Kimberley. Ama birkaç parça plastik, metal ve silikonu yapıştıra­rak elde edilen anlayıştan daha fazlasına -ve bunlar sahip olduğum düşünceler, hisler ve duygular- sahip olduğumu biliyorum.
Kimberley çoğumuzun içten içe sadece plastik, metal ve silikon par­çasının asla sahip olamayacağı büyülü ve gizemli içsel “bir şeye” sahip olduğumuzun farkında olduğumuzu düşündüğümüz konusunda haklı. Bakın beyin gibi organik bir materyal yığınının da böyle bir şeye sahip olduğunu anlamak kolay değil. Et lifleri üzerinde nasıl bilinç ve anlayış inşa edersiniz? Yani belki de Kimberley gerçekten nihai olarak anlayış, hissetme ve diğerlerinin hiç de fiziksel olmadıkları görüşüne katılıyordun
Ama ne olursa olsun Emil'in şimdi ortaya koyduğu gibi Kimberley’in içsel olarak farkında olduğunu düşündüğü ve hiçbir metal ve plas­tik makinenin sahip olamayacağını düşündüğü gizemli "bir şey’ Emit'in anlattığı türden vakaları düşünmeye başlayınca illüzyon gibi görünebilir. Bunun içsel "bir şeyin” bilemeyeceği “bir şey” olduğu ortaya çıkabilir. Daha da kötüsü dışsal davranışı üzerinde hiçbir etkisi olmayabilir (çünkü Beyin-O-Matik Kimberley’nin yine aynı biçimde davranacağını hatırlayın). Duyguları ve düşünceleri içinse, anlayış ve duyguların her ikisi de davranışını etkiler ve onun tarafından bilinirler, görünüşe göre Kimberley yanılmış olmalı. Gerçekten en azından prensip olarak organik olmayan makinelerin bu tür mental durumları olması mümkün gibi görünüyor.
Ancak Kimberley, Emit'in hâlâ hiçbir şey anlamadığına inanıyor.
Kimberley. Bak böyle tasarlandığın için beni anladığın numarasına devam etmekten mutluyum. Ama senin plastik ve devre yığını olduğun gerçeği değişmiyor. Gerçek insanlar ilgi ve alakayı hak eder. Onlarla empati kurarım. Parlatılmış bir ev eşyası ile empati kuramam.
Kaynak: Felsefe Jimnastiği, Stephan Law, Pegasus Yayınları


FELSEFİ SORUNLAR-EVREN NEREDEN ÇIKTI?


Yaklaşık on iki milyar yıl önce hayal etmesi imkânsız bir patlama meydana geldi. İnanılmaz hızlarda dışa doğru genişleyen bu felaket patlaması uzayı, enerjiyi, maddeyi ve hatta zamanın kendisini doğurdu.
Etrafımızda gördüğümüz evren bu Büyük Patlamanın enkazıdır.
Fakat Büyük Patlama neden oldu? Evreni ne meydana getirdi? Büyük Patlama’nın ardında ne yatıyor?
Büyük Patlama’ya Ne Neden Oldu?
Sahne: Mathers bir teolog, Figgerson ise bir fizikçi ve büyük Oxford kolejlerinden birinde birlikle ders veriyorlar. İkisi de felsefi tartış­malarda bulunmayı çok seviyor. Akşam yemeği için yemekhanenin öğretmenler masasına henüz oturmuşlar.
Figgersoır. Bu akşam hangi felsefi gizemi tartışalım?
Mathers: Evrenin kökenini düşünüyordum. Belki bunu tartışabiliriz?
Figgeron: Neden olmasın? Ama burada çok az gizem var. Biz bilim insanları bu özel muammayı çözdük. Sana evrenin yaklaşık olarak on iki milyar yıl önce oluştuğunu söyleyebilirim. Uzay, enerji, madde, hatta zamanın kendisi bile “Büyük Patlama” adını verdiğimiz devasa bir patlamayla başladı.
Muthers: Bunun doğru olduğuna şüphe yok. Ama burada bir giolduğunu biliyoruz. Benim sana sorum şu: Neden oldu?
Figgerson: Sorunu anladığımdan emin değilim.
Mathers: Demek istediğim şu: Evrenin var olmasına ne neden oldu? Bu nereden geldi? Neden burada? Hiçbir şey olmayacakken
Figgerson: Hiçbir şey olmayacakken neden herhangi bir şey var mı demek istiyorsun?
Mathers: Evet. Bu kesinlikle bir gizem.
Büyük Patlama’ya Tanrı mı Neden Oldu?
Mathers’ın ortaya koyduğu bulmaca belki de var olan en derin ve en yoğun gizem. Geleneksel yaklaşım tam da Mathers’ın şimdi önerdiği gibi Tanrı’nın varlığını ortaya sürmektir.
Mathers: Bana kalırsa tek bir olası çözüm var: Tanrı. Evrenin va­roluşuna Tanrı neden olmuş olmalı.
Figgerson: Ah, evet Tanrı. Bu konuşmaya Tanrıyı ne zaman dâhil edeceğim merak etmeye başlamıştım.
Mathers: Ama elbette ki bu noktada Tanrı’yı kabul etmeliyiz. Bak, biz bu yemek odasına girdiğimizde burada iki sandalye bulduk. Şimdi bunların hiçbir neden yokken öylesine or­taya çıktıklarını düşünmek absürt olurdu, değil mi? Bu sandalyelerin varoluşlarının kesinlikle bir nedeni olmalı. Buna katılmıyor musun?
Figgerson: Evet.
Mathers: Benzer biçimde evren de öyle. Hiçbir neden olmadan birden var olması akla uygun değil. Onun da bir nedeni olmalı. Öyleyse evrenin nedeni olarak Tanrı var olmalı.
Mathers’ın iddiasına neden argümanı diyelim. Bu genellikle kozmo­lojik argüman olarak bilinen tartışmaların bir örneğidir. Kozmolojik argümanlar iki gözlemle başlar: Evren vardır ve etrafımızda bulu­nan olaylar ve varlıkların da her zaman bir nedeni veya açıklaması vardır. Sonrasında, tartışma evrenin de bir nedeni veya açıklaması olduğuna ve Tanrı’nm tek olası (en azından en muhtemel) aday ol­duğu sonucuna varır.
Tanrı’ya Ne Neden Oldu?
Neden-sonuç tartışması kesinlikle ilk izlenime göre değerlendirilir. Özellikle on üçüncü yüzyıl teologu ve filozofu St. Thomas Aquinas (1225-74) ile ilişkilendirilir. Aquinas Tanrı'nın varlığına dair beş ar­güman oluşturdu, bunlardan İkincisi de neden argümanıdır. Ama ne yazık ki bu kusurlu bir argüman. Figgerson nedenini açıklıyor.
Figgerson: Ben ikna olmadım. Bildiğin gibi Tanrı’ya inanmıyorum. Ama tartışmanın selameti için Tanrı’nın var olduğunu kabul edelim. Onu evrenin varlığının nedeni olarak gün­deme getirmen en nihayetinde başladığımız gizemi ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Mathers: Nedenini anlayamadım.
Figgerson: Peki o zaman sana sorayım, Tanrı’nın var olmasına ne neden oldu? Bir şeyin nedensiz var olmasını düşünmenin absürt olduğunu söyledin. Sandalyeler hakkında söylediklerin gibi bir neden olmadan öylesine var olmuş olamazlar. O halde Tanrı’nın varoluşu için de bir nedenin olması gerekir. Mathers: Şey, Tanrı her şeyin var olmak için bir nedeni olması ge­rektiği kuralının istisnasıdır. Tanrı diğer şeyleri yöneten kuralların etkili olmadığı üstün varlıktır. Evrenin varo­luşunun nedene ihtiyacı var. Tanrı’nın varoluşunun ise
Figgerson: Ama her şeyin var olmak için bir nedene sahip olduğu kuralına bir istisna yapacaksan neden istisnayı evren ile yapmıyorsun? Neden evrene ek olarak daha ileri bir var­lığın -Tanrı- varoluşunu ileri sürüyorsun?
Figgerson: Anladığımdan emin değilim.
Mathers: Her şeyin bir nedeni olduğunu iddia ediyorsun. Sonra Tanrı'yı bu kurala istisna olarak gösteriyorsun. Ama neden Büyük Patlamayı kurala istisna olarak kabul etmiyorsun? Ekstra bir bağlantı olarak bu zincirin başlangıcına Tanrı’yı eklemek için ne gibi nedenlerin var? Bana hiçbir şey sun­madın. Ama bana Tanrı’nın var olduğunu düşünmem için hiçbir neden vermedin.
Figgerson’ın belirttiği gibi bu neden argümanının en belirgin kusuru -aynı zamanda filozof David Hume (1711-76) tarafından belirtilen kusur- bir çelişki içermesidir. Tartışma her şeyin bir nedeni olduğu önkabulünü getirir ama sonra Tanrı’nın bir nedeni olmadığı iddiası bununla çelişir. Evrenin nedeni olarak bir Tanrı'yı kabul edeceksek ilk Tanrı'nın nedeni olarak bir ikinci Tanrı’yı ve İkincinin nedeni olarak da bir üçüncü Tanrı’yı kabul etmeliyiz ve bunun bir sonu yoktur, sonsuza kadar bu şekilde devam eder. Bu nedenle sınırsız sayıda Tanrı olduğunu kabul etmeliyiz. Ya bunu kabul edeceğiz ya da kendi nedeni olmayan bağımsız bir nedende duracağız. Ama bir yerde durmamız gerekiyorsa neden Büyük Patlama’nın kendisinde durmuyoruz? Tek bir Tanrı’yı bile gündeme getirmenin nedeni ne?
Elbette birileri sınırsız Tanrılar zincirini kabul etmeye istekli olabilir. Ama böyle bir zincir yine de başladığımız gizemi ortadan kaldırmazdı. O zaman şu soru ortaya çıkardı: Hiç zincir olmaması yerine neden böyle bir sınırsız Tanrılar zinciri var?
İşte benzer bir kötü nedensel açıklama. İnsanlar dünyanın ne üzerinde durduğu sorusuna bir cevap aradıklarında, kimileri dün­yaya büyük bir yaratığın -bir filin- destek olduğu fikrini ortaya attı.
Ama o zaman da şu soru ortaya çıkar: Dünya bir fil tarafından tutuluyorsa, o zaman fili ne tutuyor? İkinci bir canlının -devasa bir kaplumbağanın-fili tuttuğu fikri ortaya atılır. Bu insanlar kaplum­bağada durmaya karar veriyorlar. Ama neden orada duralım? Elbette asıl olarak uğraştıkları soru -neden bir şeyler bir şeyleri tutuyor sorusu- hâlâ cevaplanmamışım Aslında bu nedenleri kendi mantığı içinde takip edersek sonunda dünya üst üste dizilmiş devasa yara­tıklar -sınırsız sayıda yaratık- kulesinin üzerine oturtulmuş olur.
Ama bunu yapmadılar. Kaplumbağa ile durdular. Ama kap­lumbağanın desteğe ihtiyacı olmadığı iddia edilebiliyorsa neden dünyanın desteğe ihtiyacı olmadığını söyleyip öyle bırakmıyoruz? Neden destekleyen herhangi bir yaratığa ihtiyaç var? Yok.
Zayıf bir argüman olmasına rağmen neden argümanı her zaman popüler olmuştur. Aslında neden Tanrı'nın var olduğunu varsaydık­larına dair bir neden sunmaları istendiğinde Tanrı'ya inananların ilk başvurduğu argüman neden argümanıdır. Tanrı’yı neyin yarattığı sorusu görmezden gelinir.
Kuzey Kutbu’nun Kuzeyinde Ne Var?
Figgerson ve Mathers birbirlerini daha da çileden çıkararak tartışmaya devam ettiler. Figgerson sonunda Mathers’ın oldukça sinirlenmesine yol açarak onun ilk sorusunun -evrene ne neden oldu?- mantıklı bile olmayabileceğini söyledi.
Figgerson: Bak, bu sandalye, o dağ veya bu ağacın var olmasına neyin neden olduğunu sormak mantıklı gibi görünmesine rağ­men bir bütün olarak evrenin var olmasına neyin neden olduğunu sormak kesinlikle mantıksız.
Mathers: Hımm. Sorumun mantıklı olmadığını söylüyorsun. Peki, mantıklı olmadığını söylemek için ne gibi nedenlerin var? önerini açıkla.
Figgerson: Peki o zaman. Bence bir şeyin nedenini sormak evrenin içinde başka hangi şeylerin buna sebep olduğunu sormaktır. Örneğin şu dışarıdaki ağacın var olmasına neyin neden olduğunu sorduğumda sana evren içindeki başka hangi şeyin veya olayın bu ağacın var olmasına neden olduğunu soruyorum. Birisi oraya bir palamut ekmiş olabilir veya bir başkası bu pencereden görünen manzarayı güzelleştirmek için bir ağacı buraya taşımış olabilir. Ama eğer bir şeyin nedenini sormak ona neden olan evren içindeki bir diğer şeyi sormak ise o zaman bir biitün olarak evrenin nedenini sormak mantıklı değildir. Bu, sorunun anlamlı biçimde sorulabileceği içeriğin dışında nedenler aramak olurdu.
Mathers: Anladığımdan emin değilim.
Figgerson: Pekâlâ, öyleyse benzer bir örnekle açıklamaya çalışayım. Sana İngiltere’nin kuzeyinde ne olduğunu sorduğumu varsayalım. Ne derdin?
Mathers: lskoçya.
Figgerson: Peki lskoçya’nın kuzeyinde ne var?
Mathers: İzlanda.
Figgerson: Ve İzlanda’nın kuzeyinde?
Mathers: Kuzey Kutup Dairesi.
Figgerson: Ve Kuzey Kutup Dairesinin kuzeyinde?
Mathers: Kuzey Kutbu.
Figgerson: Kuzey Kutbu’nun kuzeyinde?
Mathers: Aa.Nedemek istiyorsun?
Figgerson: tngiltere’nin kuzeyinde ve tskoçya’nm kuzeyinde ve İzlanda’nın kuzeyinde bir şey varsa o zaman kesin­likle Kuzey Kutbu’nun da kuzeyinde bir şey vardır.
Mathers: Aklın karışmış.'‘Kuzey”m ne anlama geldiğini bilmi­yor musun? Sorun man tikli değil. Kuzey Kutbünuıı kuzeyinde olan bir şeyle ilgili konuşmak mantıklı değil. Bir şeyin, bir şeyin kuzeyinde olduğunu söylemek diğer şeye göre Kuzey Kutbu’na daha yakın demektir. Ama o zaman Kuzey Kutbu’nun kuze­ yindeki bir şeyle ilgili konuşmak mantıklı olamaz, değil mi?
Feggerson: İşte! Demek benim sorum mantıksız. Öyleyse, senin ev­renin nedeniyle ilgili sorduğun soru da mantıksız.
Mathers: Nasıl oluyor?
Geggerson: İnsan depremin nedenini sorabilir ve bu böyle devam eder. İnsan isterse bu nedenler zincirini Büyük Patlama’ya kadar takip edebilir. Ama ondan sonra, peki ya Büyük Patlama’ya ne neden oldu diye sormak mantıklı değildir. Bu aynı Kuzey Kutbu'nun kuzeyinde ne var diye sormak gibidir. Bu, bağlam dışında sorulan bir soru olurdu ve hiçbir anlamı olmazdı.
Mathers:Ama benim sorum mantıklı görünüyor, değil mi? Ve bana öyle geliyor ki evrenin kendisi hakkında nedenlerle ilgili sorunun meşru bir şekilde sorulamayacağını doğru düzgün açıklayamadın.
Figgerson: Neden?
Mathers: Görünüşe göre, eğer normalde belirli bir bağlam dışında soru sormuyorsak, o zaman bu bağlamın dışında man­tıklı bir soru sorulamayacağını düşünüyorsun. Ama id­dian temelsiz. İşte bir karşı örnek. Sanırım tarihin uzun dönemleri boyunca insanoğlunun sadece pratik sorular, yani bilmemizin bizim için faydalı olacağı sorular sorduğunu düşünmek mantıklı, örneğin, hiç şüphe yok ki bitkilerin nasıl büyüdüğünü, mevsimlerin gelip geçme­sine neyin neden olduğunu, fırtına ve hastalıklara neyin neden olduğunu ve bunun gibi şeyleri bilmek istedik. Bu şeylerin nedenlerini bilmek istedik çünkü bunlar bizim günlük hayatlarımızı etkiliyor. Muhtemelen bizim için pratik geçerliliği olmayan sorular sormakla ilgili değildik, örneğin kendimize gökyüzünün neden mavi olduğunu sorma zahmetine girmedik. Ama normalde pratik olmayan sorular sormamış olmamız, bu tür soruların soruldukları zaman mantıksız olacakları anlamına gelmez. Elbette ken­dimize gökyüzünün neden mavi olduğunu hiç sormamış olsak da, sormuş da olabilirdik ve eğer sormuş olsaydık sorumuz kesinlikle mantıklı olurdu.
Figgerson: Sanırım olurdu.
Mathers: Bunu kabul ettiğin için teşekkürler, Ama o zaman ne­den evrene neyin neden olduğunu sormanın mantıksız olduğunu düşünüyorsun? Normalde bu soruyu sormuyor oluşumuz saçma olduğu anlamına gelmez. Aslında senin Kuzey Kutbunun kuzeyinde ne var sorunun aksine be­nim soruma cevap verilmesi zor olsa bile son derece açık biçimde mantıklı geliyor.
Figgerson: Hımm. Belki de senin sorun mantıklıdır.
Malhers: İşte! Bu durumda, bilmek istediğim şey şu: Evreni Tanrı var etmediyse ne var etti?
Çözülemeyen Gizem
Figgerson düşünceli düşünceli kremalı tatlısına baktı. Sonra bakış­larını aşağıda toplu halde yemek yiyen öğrencilere çevirdi.
Figgerson: Belki de hiçbir şey evrenin var olmasına neden olmadı. Belki varlığı sadece bir yalın gerçektir Sonuçta biz fizikçiler bazı şeylerin sadece yalın gerçek olduğunu ve açıklanamaz olduklarını kabul etmeye meyilliyizdir. Çoğu zaman bir yasanın geçerlilik nedenini diğeri ile açıklarız. Örneğin suyu oluşturan atom ve molekülleri yöneten yastı ile suyun neden sıfır santigrat derecede donduğunu açıklayabiliriz. Ancak çok az kişi bu sürecin sonsuza kadar gideceğini varsayar. Muhtemelen birileri eninde sonunda diğer yasalarla veya o yasaların koşullarıyla açıklanmayan bir yasa ile karşılaşacaktır. Bu temel yasaların geçerli olması yalın gerçektir. Ve en azından bazı yalın gerçeklerin olduğunu kabul edeceksek niçin evrenin varlığım da bir neden veya açıklama gerektirmeyen bir yalın gerçek olarak kabul et­miyoruz?
Mathers: Bana öyle geliyor ki evrenin varlığı senin önerdiğin gibi bir yalın gerçek olamaz. Evrenin hiçbir neden yokken birden var olduğuna inanmak mantıklı gelmiyor. Büyük Patlama herhalde öylesine olmadı? Olmasının bir nedeni olmalı.
Figgerson sanki cevap arar gibi pudingini dikkatle inceliyor. Gittikçe yayılan tatlıyı, devasa bir puding galaksisindeki yıldızlar gibi yavaşça dışarı doğru dağılan kuş üzümleri izliyor.
Figgerson kaşlarını çatıyor. Bunu itiraf etmekten nefret ediyor ama Mathers haklı gibi görünüyor,
Figgerson: Söylemeliyim ki benim de kafam karıştı. Büyük Patlamanın hiçbir ncdcıı yokken olduğunu söylemek bana da yetersiz geliyor. Ve dahası söyleyecek başka bir şey yok gibi görü­nüyor. Neden hiçbir şey yerine her şey var?
Mathers: Cevap Tanrı.
Figgerson: Ama zaten gördüğümüz gibi bu cevap her şeyi açıklamıyor. Mathers: Peki Tanrı değilse evrenin varoluşunu ne açıklıyor? Figgerson: Bu bir gizem.
Görünen o ki evrenin nihai nedeni veya kökeni nedir sorusuna gel­diğimizde bizim için dört olası seçenek var. Bunlar şunlardır:
1,             Soruya evrenin bir nedenini tanımlayarak cevap vermek.
1.             Evrenin bir nedeni olsa bile bunu bilemeyeceğimizi veya en azından şimdilik bilmediğimizi iddia etmek.
3,             Evrenin belki de bir nedeninin olmadığını, varoluşunun sadece yalın bir gerçek olduğunu iddia etmek.
4.             Sorunun mantıklı olduğunu inkâr etmek.
Sorun şu ki, derinlemesine bir inceleme yapıldığında yukarıdaki dört seçenekten hiçbiri tatmin edici görünmüyor, tik seçeneğin zorluğu şu: Birileri evrenin nedeni veya kökeni olarak Tanrı’yı veya bir başka şeyi gösterir göstermez bu kişinin başvurduğu “bir şey" bir neden veya açıklama ihtiyacının yeni odağı oluyor. Bu yüzden bu tür bir cevap asla yeterli olamaz. Nihai kökenlerle ilgili sorulara cevap ver­mek yerine sadece bunu halının altına süpürürüz. İkinci seçenekle ilgili zorluk ise yine birisi evrenin kökeni olarak bilinmeyen nedeni gösterdiğinde şu sorunun ortaya çıkması: Bilinmeyen nedenin ne­deni nedir? Yani gizem sadece ertelenir. Evrenin bir nedeni olmadığı iddiası yine tatmin edici görünmemektedir - evrenin gerçekten bir neden olmadan öylesine ortaya çıktığını düşünmek mantıklı mıdır? Kesinlikle hayır. Ve dördüncü ve son neden de aynı biçimde mantıksız görünmektedir - açıkça hiç kimse evrenin kökeni üzerine sorunun neden mantıksız olduğunu kanıtlamak için tartışma götürmez bir neden sunamamıştır.
Kaynak: Felsefe Jimnastiği, Stephan Law, Pegasus Yayınları

20 Mayıs 2019 Pazartesi

İNANCIN BİYOLOJİSİ


İnsanlar görünüşte akla aykırı bir şeye inanmaya nasıl yönelir? Önce inançlar oluşur; ardından inanca bağlı gerçekçiliği doğrulamak üzere inancın dayandığı sebepler ileri sürülür, inanç savlarının çoğu, tartışmasız doğru ile apaçık yanlış arasındaki bu­lanık sınır alanının bir yerinde durur. Peki, beynimiz böylesine geniş bir inanç alanını nasıl işler? Sam Harris, Sameer A. Sheth ve Mark S. Cohen adlı nörologlar 2007’de bunu öğrenmek üzere, UÇLA Beyin Haritası Çıkarma Merkezi’nde on dört yetişkin deneğin beyinlerini taramaya dönük iMRG yöntemini kullandılar. Deneklerine açıkça doğru, açıkça yanlış ya da o anda karar verilemez nitelikteki bir dizi belirlemeyi sun­dular. Bu belirlemelere tepki olarak, inancı, inançsızlığı ya da belirsizliği belirten bir tuşa basmalarını istediler. Örneğin:
Doğru: (2 + 6) + 8=16.
Yanlış: 62 sayısı 9’a tam bölünebilir.
Belirsiz: 1,2S? = 32608,5153.
Doğru: Çoğu insanın on el ve on ayak parmağı vardır.
Yanlış: Kartallar yaygın ev hayvanlarıdır.
Belirsiz: Geçen Salı günü Dozu Jones Sanayi Endeksi Ortalaması yüzde 1,2 oranında yükseldi.
Doğru: Başka birinin çektiği acıdan keyif almak kötüdür.
Yanlış: Oy verme çağına gelene kadar çocuklara hiçbir hak tanınmama­lıdır.
Belirsiz: Bir çocuğa yalan söylemek bir yetişkine yalan söylemekten daha iyidir.
Deneyden dört önemli saptama çıktı:
1.      ifadeleri değerlendirmede tepki süresi bakımından anlamlı fark­lılıklar vardı. Doğru (inanç belirtici) belirlemelere tepkiler gerek yanlış (inançsızlık belirtici) belirlemelere, gerekse belirsiz belir­lemelere tepkilere oranla anlamlı ölçüde daha kısa süreliydi; ama yanlış (inançsızlık belirtici) belirlemeler ve belirsiz belirlemeler arasında tepki süresi bakımından hiçbir farkhlık yoktu.
2.      Doğru (inanç belirtici) belirlemelere ve yanlış (inançsızlık belir­tici) belirlemelere tepkiler karşılaştırılınca, ödüller bağlamında kendini anlatma, karar alma ve öğrenmeyle bağlantılı bir beyin alanı olan ön-orta alın korteksinde inançla bağlantılı sinir aktivitesi bakımından bir sıçrama olduğu ortaya çıktı.
3.      Yanlış (inançsızlık belirtici) belirlemelere ve doğru (inanç belir­tici) belirlemelere tepkilerin karşılaştırılması, negatif uyarımlara tepkilerle, ağrı algılamasıyla ve tiksinmeyle bağlantılı olan ön in- sulada beyin aktivitesinin arttığını gösterdi.
4.      Belirsizlik belirlemelerine tepkilerin gerek doğru (inanç belirtici) belirlemelere, gerekse yanlış (inançsızlık belirtici) belirlemelere tepkilerle karşılaştırılması, hata beÜrlemede ve çatışma giderme­de devreye giren ön singulat korteksinde sinir hareketlenmesinin yükseldiğini ortaya koydu.
Bu sonuçlar bize inanç ve beyin konusunda ne anlatır? “Çeşitli psi­kolojik araştırmalar [17,yüzyılda yaşamış Hollandalı filozof Baruch] Spinoza’nın bir belirlemenin sırf kavranmasının onun doğru olduğuna dair örtük kabulü gerektirdiği, buna karşılık inançsızlığın sonradan ge­lişen bir reddetme sürecini gerektirdiği yolundaki varsayımını destekler gibidir.” diye belirtiyor Harris ve çalışma arkadaşları. “Bir önermeyi an­lamak bir nesneyi fiziksel mekân içinde algılamaya benzetilebilir: Öyle anlaşılıyor ki, aksi kanıtlanana kadar görünüşleri gerçek olarak kabul etmekteyiz.” Bu yüzden deneklerin doğru belirlemeleri inanılır saymaları, yanlış belirlemeleri inanılmaz ya da belirsiz belirlemeleri karar verilemez olarak değerlendirmelerinden daha hızlıydı. Dahası, anlaşıldığı kadarıy­la beynin yanlış ya da belirsiz belirlemeleri özellikle tatları ve kokuları değerlendirmede ağrı ve tiksintiyle bağlantılı bölgelerde işlemden ge­çirmesi nedeniyle, bu araştırma bir savın uygunluğunu belirtmek için kullanılan “tat testi”nden ya da “koku testi”nden geçme ibaresine yeni anlam getirmektedir. Saçma bir şey duyduğunuzda, bunu kokusundan anlayabilirsiniz.
inancın ve kuşkuculuğun sinirsel bağıntılarına gelince, ön-orta alın korteksi üst düzeydeki bilişsel olgu değerlendirmelerini alt düzeydeki duygusal tepki çağrışımlarına bağlamada etkili rol oynar ve her türlü sa­vı değerlendirirken bu işlevi görür. Bu bakımdan ahlaksal belirlemeleri değerlendirmede matematiksel ve olgusal belirlemeleri değerlendirme­ye benzer bir sinir aktifleşmesi kalıbı vardır. Beyinlerinin bu alanı hasar görmüş insanlar, iyi ve kötü kararlar arasında duygusal bir farklılığı sezmede güçlük çekerler; öykü uydurmaya, yani doğru ve yanlış anıları bir­birine karıştırmaya ve gerçekliği hayalle birleştirmeye yatkın olmalarının sebebi de budur.
Bu araştırma, Spinoza’nın varsayımı olarak adlandırdığım şeyi des­teklemektedir: İnanç çabuk ve doğal biçimde edinilirken, kuşkuculuk yavaş ve doğal olmayan bir süreç izler; çoğu insanın belirsizliğe karşı düşük bir da­yanma gücü vardır. Bir savın aksi kanıtlanana kadar doğru olmadığı yo­lundaki bilimsel ilke, çabuk kavrayabildiğimiz şeyleri doğru kabul etme yönündeki doğal eğilimimize aykırı düşer. Yani, aslında kuşkuculuğu ve inançsızlığı ödüllendirmemiz, yeni bulgular karşısında fikirlerini değiş­tirmeye açık olanları desteklememiz gerekir. Oysa en başta din, siyaset ve iktisat alanlarında olmak üzere, sosyal kuramların çoğu iman, parti ya da ideoloji esaslı doktrinlere inancı ödüllendirirken, önderlerin otoritesine kafa tutanları cezalandırır, belirsizliği ve özellikle kuşkuculuğu caydırır.
Dinsel ve dindışı inancın sinirsel bağıntılarını bulmaya dönük ikinci bir iMRG çalışmasında, Sam Harris ve UÇLA meslektaşları, bizzat ken­di beyanlarına göre on beşi Hıristiyan ve on beşi inançsız olmak üzere, otuz deneğin beyinlerini, dinsel ve dindışı önermelerin doğruluğunu ve yanlışlığını değerlendirdikleri sırada taradılar. Örneğin, dinsel belirleme­lerden biri “İsa, Kitabı Mukaddes’te ona atfedilen mucizeleri gerçekten yerine getirmiştir.” biçiminde, dindışı belirlemelerden biri ise “Büyük İskender çok ünlü bir askeri önderdi.”biçimindeydi. Deneklere bir belir­lemeyi doğru (inanç belirtici) ya da yanlış (inançsızlık belirtici) gördük­lerine işaret eden bir tuşa basmaları bildirildi. Belirlemeleri yanlış olarak algılayanlarda tepki süresinin aynı belirlemeleri doğru olarak yorumla­yanlara oranla anlamlı ölçüde daha uzun olduğu bir kez daha görüldü. Hıristiyanların ve inançsızların gerek dinsel (“Melekler gerçekten var­dır.”), gerekse dindışı (“Kartallar gerçekten vardır.”) uyarımlar karşısında “yanlış” tepkisine oranla “doğru” tepkisini vermede (herkes için bir gö­rüşe katılmanın katılmamadan daha kolay olmasından dolayı) daha hızlı davranmaları, buna karşılık inançsızların özellikle dinsel belirlemelere tepki vermede çabuk davranmaları çarpıcı bir sonuçtu.
Beyin içindeki süreçleri yansıtan taramalar, ödüller bağlamında ken­dini tanıma, karar alma ve öğrenmeyle bağlantılı olduğunu belirttiğimiz ön-orta alın korteksinin gerek dinsel, gerekse dindışı belirlemeler ko­nusunda hem inançlılarda, hem de inançsızlarda bir sinyal artışı gös­terdiğini, yani oksijen verici kan akışının arttığını ortaya koydu. Bu bir “dopaminerjik sisterh’dir -dopaminin hazla bağlantılı bir sinir iletici madde olduğu ve öğrenmeyi pekiştirmede rol oynadığı unutulmamalıdır. Denekler ister Tanrıya ilişkin belirlemelere, isterse de sıradan olgulara ilişkin belirlemelere inansınlar, aynı durum geçerliydi. Aslında, hem inançlılarda, hem de inançsızlarda inanç ve inançsızlık arasında doğrudan bir karşılaştırmanın hiçbir farklılık göstermemesi, Harris’i ve meslektaş­larını “inanç ve inançsızlık arasındaki farklılığın içerikten bağımsızmış gibi göründüğü” sonucuna varmaya yöneltti. Yani, hem inançlılar, hem de inançsızlar gerek dinsel, gerekse dindışı savların doğruluğunu aynı beyin alanında değerlendiriyor gibidir. Bir başka deyişle, beyinde bir “inanç” modülü ya da “inançsızlık modülü, bir avanaklık şebekesi ya da kuşkucu şebeke yoktur.
Dinsel uyarımlara tepkiden dindışı uyarımlara tepkinin çıkarılması, dinsel uyarımlara dönük kan oksijen düzeyine bağlı sinyalin (ağrı algı­sıyla ve tiksintiyle bağlantılı) ön insulada ve (ödülle bağlantılı) ön striyatumda, ayrıca bildik dostumuz OSK’de, yani hata saptama ve çatışma giderme şebekesinde daha yüksek olduğunu ortaya çıkardı. Yani, dinsel belirlemeler olumlu ve olumsuz etkileri daha fazla kışkırtmaktaydı. Din­dışı uyarımlara tepkiden dinsel uyarımlara tepkinin çıkarılması, anıları hatırlamada doğrudan rol oynadığı gayet iyi bilinen hipokampustaki be­yin aktivitesinde bir artış olduğunu ortaya çıkardı. Çarpıcı bir sonuçla bunun hem inançlılar, hem de inançsızlar için geçerli olması, Harris ve meslektaşlarını “her iki kesimin dinsel belirlemeleri değerlendirirken daha fazla bilişsel çatışma ve belirsizlik yaşadığı” ve “çalışmada sunu­lan dindışı uyarımlar hakkındaki değerlendirmelerin depolanmış bilgiye erişmede rol oynayan beyin sistemlerine daha fazla bağlı olduğu” görü­şünü ileri sürmeye yöneltti.
Bu niçin şaşırtıcı bir bulgudur ve ilginç olan yanı nedir? Soruyu yö­nelttiğim Harris şu karşılığı verdi: “Sanırım, ele alman konudan dolayı, iki kesim verdiği cevapların doğruluğuna daha az emindi. Haliyle asıl şaşırtıcı nokta bunun her iki kesim için de geçerli olmasıdır. Hıristiyan­ların ‘Michael Jordan bir basketbolcuydu.’ belirlemesine oranla, ‘Kitab ı Mukaddes’te anlatılan Tanrı gerçekten vardır,’ belirlemesi konusunda daha az emin olması beklenebilir; ama ateistler “Kitab ı Mukaddes’te an­latılan Tanrı bir uydurmadır.’ gibi bir belirlemeyi değerlendirirken aynı etki altına giriyor gibidir.”
Harris’e çalışmada inançlar açısından varılan daha derin sonuçları ve söz konusu inançların “içerikten bağımsızmış” gibi göründüğü yolundaki saptamasında inanç sistemlerinin nasıl işlediğini de sordum. Yani, inanan bir sinir şebekesi ve kuşkucu bir sinir şebekesi yerine inançla ilgili tek bir sinir şebekesinin bulunması niçin önemlidir? “Bu durum inancı inanç saymanın inanca dayandığına işarete ediyor.” diye belirtti Harris ironiye kaçmaksızın. “Kanımca, bunun getirdiği en az iki sonuç vardır: (1) Olgular ve değerler arasındaki yapay ayrım daha da aşınıyor, ‘işkencenin yanlış bir şey olduğuna’inanmak ve ‘2 artı 2’nin 4 ettiğine’inanmak önem açısından denkse, ahlak ve bilim de beyin düzeyinde önem açısından denktir. (2) Bu durum bir inancın geçerliliğinin -onu dünyaya bağlayan kanıt ve akıl yürütme zincirleri temelinde- sırf bir kanı sezgisine dayanır olmaktan nasıl çıktığına bağlı olduğuna işaret ediyor.” Peki, bundan ne çıkar? Harris epeyce şey çıkacağını cevabının devamında şöyle açıkladı: “İnanç tüketicileri olarak dayandığımız şey kanı sezgisidir; ama bu sezginin her alanda (matematiksel, ahlaksal vs.) sağlam gerekçelerden ve sağlam kanıtlardan kopabileceği açıktır.”
Neyse ki, sağlam gerekçelerle ve sağlam kanıtlarla bağlantısı kesilen şeyler karşı savlar aracılığıyla daha da sağlam gerekçelere ve sağlam kanıtlara yeniden bağlanabilir. Yani, her halükarda, bütün bilimsel bilgi üreticilerinin umduğu şeyden sonuçta hiç umut kesilmez.

Kaynak: İnanan Beyin & İnançları Doğru Gibi Kurgulama ve Pekiştirme SüreciMichael Shermer, Alfa Yayınları, 2017, s.147-153