10 Temmuz 2025 Perşembe

Felsefemizin devi Nermi Uygur

 

Büyük felsefecimizin 100'üncü doğum günü: Nermi Uygur’un düşünce mirası

Felsefemizin devi Nermi Uygur'un bugün 100'üncü doğum günü. 2005'te kaybettiğimiz Uygur bıraktığı külliyatla önemli bir referans kaynağı oluşturdu. Nermi Uygur'u Maltepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Danışmanı ve Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Betül Çotuksöken'in yazısıyla anıyoruz
Büyük felsefecimizin 100'üncü doğum günü: Nermi Uygur’un düşünce mirası
Prof. Dr. Betül Çotuksöken*

Bir filozofun, neyi gördüğü, neyi kavradığı, neyi bildiği, çağına ve geleceğe neleri bıraktığı son derece önemlidir.

Bu belirlemeleri doğumunun 100'üncü yılında Nermi Uygur (15 Ocak 1925-21 Şubat 2005) için yapmaya çalışalım: O, neyi/neleri gördü, neyi/neleri bildi, geriye ne gibi kazançlar bıraktı?

Bu soruların yanıtlarını olabildiğince somut ve tanıtıcı bir biçimde vermek üzere, burada yapılan belirlemeleri, 'felsefenin gör dediği' başlığını da temele alarak; ayrıca felsefece görmedeki ipuçlarını, felsefenin dışdünya-düşünme-dil ve/veya insan-dünya-bilgi/bilgi olmayan arasındaki sorunları görme konusundaki kendine özgülüğünü hesaba katarak; ayrıca felsefedeki görmenin ana payandalarının temellerinin düşünme-bilme-yaşama yolu olarak atıldığına dikkati çekerek, Nermi Uygur’un düşünce mirasını ana çizgileriyle gözler önüne serebiliriz; onun yapıtları arasında dolaşarak, bir düşünce arkeolojisi, kazısı işlemine çok kısa da olsa girişebiliriz.

Varolana insan açısından baktı

Öncelikli olarak Nermi Uygur antropontolojik nitelikli bir felsefi söylemin temsilcisi olarak varolana insan açısından baktı. Felsefi düşünmenin özellikle kendine özgü fenomenolojisiyle buluşturarak, insanla ilgisinde her türlü sorunu mercek altına aldı ve bu bağlamda oluşturduğu kavram ağını, varolanın her türlü görünümünün üzerine attı; hiçbir şey neredeyse açıkta kalmamacasına, kavram ağını, varolanın üzerine âdeta gerdi.

Bu germe eylemi tekil-tümel gerilimini de her zaman dikkate aldı. Belki de en büyük ya da asal gerilim tam da burada yaşanıyordu: Yapıca farklı olanların bir araya gelebilmesinin gerekli ve yeterli koşulları neydi, nelerdi? Nermi Uygur hep bu bilinçle felsefenin dar ve geniş sokaklarında, çıkmaz sokaklarında tam bir farkındalıkla dolaştı ve okurunu da, yöneldiği kişileri de, dünyasına davet ettiği kişileri de dolaştırdı.

Düşünme yolu olarak felsefede insan dolayımındaki konularda insana doğrudan bağlı olan, onsuz olamadığı dili en büyük sorunsal olarak yakaladı; bu öyle bir yakalayıştı ki, dili hem karşısına aldı, ona bir mesafe kazandı hem de içten, içinden, yaşantılama edimiyle aracısız olarak anlamaya çalıştı.

Dilin Gücü (1962) kitabı böyle bir görme biçiminin ürünü olurken, Kültür Kuramı’nda (1984), İçi Dışıyla Batının Kültür Dünyası’nda (1992) farklı farklı düzeylerdeki bilgilenme serüveninin aracı oldu aynı zamanda. Her varolana “hem… hem…” mantıksal duruşuyla yönelen Nermi Uygur, bütünüyle görme yolu olarak içinde ve onun bağlantılı olduğu tüm alanlarda neredeyse birlikte yürüdüğü felsefece görmesini düşünmeyle, bilmeyle, yaşamayla bütünledi.

Hep kazabileceğimiz bir hazine

O, felsefece görmede billurlaşan düşünme-bilme-yaşama yollarının arasında tüm yapıtını oluşturdu ve bize, içinde her zaman kazı yapabileceğimiz bir hazine bıraktı.

Nermi Uygur düşünmesinin ürünü olan düşünceler toplamı, her şeyden önce insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasının ürünü olan düşüncelerle (düşünmenin dile bürünmüş sonuçları), bilgilerle (somut-tekil olanın peşine düşen, soyut tümel olanı da çoğun hesaba katan), yaşama atılımlarıyla (yaşantısal, yaşantı tortuları), incelikli kavramsal ayırımlarla biz okurlarına ulaştı. Burada dikkate sunulan son belirleme, yaşantılama ediminin eşsiz örnekleriyle, denemenin tadıyla bize “dokundu”, biz insanları metin olarak “dokudu”.

Güneşle (1969), Yaşama Felsefesi (1981), Bunalımdan Yaşama Kültürü (1989), Tadı Damağımda (1995), Başka-Sevgisi (1996), Salkımlar (1998), Dipten Gelen (1999), Denemeli Denemesiz (1999), İçimin Sesi (2001), Eşekler, İkindiler, Yetişimim (2004) başlıklı yapıtları, onun bu bağlamdaki yazma serüvenine tanıklık etti.

Yaşamının neredeyse her anını yaşantılarıyla dokuyan Nermi Uygur, “insan-ben insan” ya da “ben-ben”, “insan-insan” ya da “ben-başkası”, “insan-dil”, “insan-benin söylemi”, “insan-kültür”, “insan-benin bedeni”, “insan-benin belleği/bilinci”, “insan-dünya”, “insan-zaman” ya da “ben-zaman”, “insan-mekân” ya da “ben-mekân”, “insan-kent” ya da “ben-kent”, “insan-felsefe”, “insan-kuram-eylem” ya da “ben-kuram-eylem”, “insan-eğitim”, “insan-tarih”, “insan-ideoloji”, “insan-değer” ilişkisini öylesine içten yakaladı ki, bu ilişkileri ele alan kitaplar her zaman başucu kitaplarımız oldu ve olmaya da devam ediyor.

Düşünce mirasının en değerli sayfaları Kuram-Eylem Bağlamı

Kuram-Eylem Bağlamı (1975), bu son belirlemeleri ustaca toparlayışıyla, onun bıraktığı düşünce mirasının en değerli sayfalarını oluşturdu. İnsan bilmesinin, insansal bilmenin her türüne el atan, insanla ilgisinde hiçbir şeyi neredeyse dışta bırakmayan Nermi Uygur, Dil Yönünden Fizik Felsefesi’yle (1979), Çağdaş Ortamda Teknik’le (1989) felsefece görmesini ve göstermesini genişletti, genleştirdi.

İçli dışlı olduğu, kendinden bir türlü ayıramadığı insansal ögeleri çoğun felsefe-edebiyat araalanında kalan antropontolojik özne olarak, Dünyagörüşü’nde (1963), İnsan Açısından Edebiyat’ta (1969) ele aldı. Felsefenin tekrar kendine kıvrılmasının, kendini bilme konusu yapmasının eşsiz ürünü olana Felsefenin Çağrısı (1962) neredeyse zamanüstü, zamansız bir kitap olarak dünya felsefe literatüründe yerini alırken, kendi kültür coğrafyasına da ışık tutmaktan geri kalmadı ve bize Türk Felsefesinin Boyutları’nı (1974)  armağan etti.

Yetiştiği bu kültür dünyasına olan borcunu her zaman gündeminde tutan, yerelden yola çıkıp dünyaya uzanan Nermi Uygur, bu duruşuyla da yine antropontolojik olanı bize gösterdi.

Felsefenin tarihini “antropontolojik felsefe tarihi okuması”nın eşliğinde anlamaya çalıştığımızda, sistem düşüncesini felsefi görmenin erdemi olarak değerlendirmediğimizde, neler diyebiliriz?

Burada karşımıza hemen Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu (1958) çıkacaktır. Nermi Uygur yaşamı boyunca bu sorunla uğraşmıştır; onun en büyük mirası bu sorun dolayımında somutlaşır ve bu kitabın yeniden basımı sırasında yaptığı ve kaleme aldığı hesaplaşma ediminde tüm yapıtının ana yörüngesini bizlerle paylaşır. Tam da bu bağlamda şöyle bir yorum yapabilir ve sözü Nermi Uygur’a da bırakabiliriz:

“Antropontolojik bakışın insan dünyasında yaptığı en büyük keşif, insanın arada oluşuna, olup bitenler karşısındaki duruşunun, arada olmayla birlikte gittiğine ilişkindir. Yazarlık serüveninin ilk büyük atılımı olan ve bu serüveni belli izlekler doğrultusunda sürdüren Nermi Uygur’un bir yandan yaşantıladıklarıyla, bir yandan da kavramsallaştırmaya dayalı olanlar arasındaki entellektüel ya da felsefi yaşamı, bu ileri sürüşün en somut gerekçelerinden birini oluşturur. O bir yandan somut felsefe yapar, bizzat yaşadıklarının dolayımında felsefe dünyasına katılır; bir yandan da kavramsal yolculuğa çıkar. Sürekli olarak sorar ve yanıtlar, yanıtlamalarında yine kendi deyimiyle mızıkçılık yapar, geriye dönüşler, ileriye atılışlar, kabullenişler, vazgeçişler hep birliktedir. Çünkü o filozof olarak tekille tümel arasındadır, yaşadıklarıyla kavramları ya da kavramsallaştırdıkları arasındadır; karşılaştıkları karşısında, durumlar karşısında hem o hem o olarak özetlenebilecek olan bir duruş içindedir.

Yazarlık yolundaki ilerleyişinin ilk sonucu olan Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu (ilk yayımlanışı 1958) başlıklı çalışması yaşamı boyunca onu terk etmez. Kitabın ilk yayımlanışından tam kırk yıl sonra şöyle der: ‘Duyumlarım, eylemlerim, karşılaşmalarım, şaşmalarım, değişimlerim, –kendimi bildim bileli, hep bu soruyla, ayrılmazcasına, örgülenerek sürüp gitmekte. Bu dünyadaki tarihim coğrafyamla, akla gelebilecek çeşit çeşit beden-düşünce-anlam-değer vargılarımı, canlı bir varlık olarak, hep bu soruyu sorma ve yanıtlama deneyişlerimle yaşadım içimde dışımda. Meğer 50 yıl olmuş."

Dilin anlamında derinleşme isteği

Nermi Uygur, her zaman insana yöneldi, insanı anlamaya çalıştı; o sorun olarak insanı ve insan dolayımındaki dünyayı gördü, gösterdi; her zaman, Felsefenin Çağrısı’nda dediği gibi, dünyaya yönelik dilin anlamında derinleşmek istedi; anlam vermenin ve anlam gerçekleştirmenin insan varoluşu için ne denli önemli olduğunu gördü ve gösterdi. Kendini anlamaya çalışmak, bu edimi de başkasıyla karşılaşma serüveninde hayata geçirmek 21'inci yüzyılın insanları, bireyleri, kişileri, yurttaşları, ağdaşları olarak insanca duyarlılığımızı yitirmeden yaşayabilmek, asıl önemli olan buydu...

Yine onun, “Yirmi’den Yirmibir’e” başlıklı yazısından bir alıntıyla sözü noktalayalım:  “Kimi haklı kimi haksız şişinmelere karşın, bu arada, yüzyılımızı, elden geldiğince gerçekten, bilip anlamaya, ayık-uyanık düşünmeye vargücümüzle sarılmalıyız. Yürekten inandığım, uyguladığım bir davranış bu, ‘Olmaz öyle şey, sen bizi karıştırma, sen bize karışma, sen yalnızca kendi adına konuş’diye çıkışırsanız, ona ne kuşku, pek yapacak bir şey kalmaz bana. Gene de özde, doğru bildiğimden caymayıp bir çift söz daha eklemekten alamayacağım kendimi;

Ne çirkinsin a güzel zaman!

Ne güzelsin a çirkin zaman!”

O hep anlamaya, anlatmaya, paylaşmaya çalıştı; çünkü o, başkalarıyla, başkaları arasında varolduğunu çok iyi biliyordu; her şeyi felsefenin ışığında gördü ve gösterdi…

* Prof. Dr. Betül Çotuksöken: T.C Maltepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Danışmanı, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan V., İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

İlham Veren Kadınlar: Cansu Canca

 

Yapay zeka dünyasında erkeklere meydan okuyor

Felsefe eğitimi alan ve sonrasında yapay zeka etiğine yönelen Cansu Canca Northeastern Üniversitesi’nde AI Ethics Lab’ın kurucusu ve direktörü: “Bizimle dünya arasında artık sürekli bir arayüz var. Ve bu arayüz sürekli bir şeyleri değerlendiriyor”
(Fotoğraf: Matt Modoono/Northeastern University)
(Fotoğraf: Matt Modoono/Northeastern University)

Cansu Canca bir filozof. Aynı zamanda yapay zeka üzerine uzmanlaşmış ilk girişimlerden biri olan AI Ethics Lab’ın kurucusu ve direktörü. Institute for Experiential AI’da sorumlu yapay zeka uygulamaları direktörü ve Northeastern Üniversitesi’nde felsefe araştırma doçenti. Bilgisayar bilimcileri ve filozoflardan oluşan ekibiyle birlikte, yapay zeka inovasyonuna etik entegrasyonu ve organizasyonlar için sorumlu yapay zeka stratejisi uygulaması konusunda araştırmaya dayalı danışmanlık yapıyor. Oldukça havalı bir işi var.

Daha önce Hong Kong Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Harvard Hukuk Fakültesi, Harvard Halk Sağlığı Okulu, Singapur Ulusal Üniversitesi, Osaka Üniversitesi ve Dünya Sağlık Örgütü’nde etik araştırmacısı olarak etik ve sağlık alanlarında kapsamlı çalışmalar yürüten Canca, özellikle yapay zeka etiği üzerine çalışıyor.

Lisansı 3 yılda bitirdi

Boston’da yaşayan Canca’yla Zoom üzerinden görüştüm. Karşımda cıvıl cıvıl bir genç kadın var. İstanbul’da Çırağan’da büyümüş. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki felsefe eğitiminden sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamlamış. “Aslında çok belirgin bir planla ilerlemedim kariyer olarak. Lisansımı 3 senede bitirdim. Bu yüzden master’dan devam ettim” diyor.

Felsefe eğitimi onu uygulamalı etik üzerine çalışmaya yönlendirmiş. Sınırlı kaynakların nasıl dağıtılması gerektiği, ötanazi hakkının olup olmaması gibi sorular kafasında canlanmaya başlamış ve yüksek lisans tezini ötenazi üzerine yapmış Cansu Canca. Tezini yazarken de araştırmaya Japonya’ya gitmiş. “Neden, orada daha mı yaygın ötenazi” sorusunu şöyle cevaplıyor, “Hayır aslında hiç değil. Ama ötanazi tartışması, intihar tartışması ile çok yakın bağlantılı ve Japonya’da intiharla ilgili farklı bir kültür var. Egoist sebeplerden değil sosyal sebeplerden. Mesela aileye utanç getirmek intihar sebebi. Ötanazide de hep bu soru vardır. İntihara benzer bir şey mi bu yoksa bir nevi daha fazla acı çekmemek için gerçeği kabul etmek mi? Osaka Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde altı ay bu araştırmayı yaptım.” Doktorasını Singapur’da organ nakli üzerine yapan Cansu Canca, doktora sonrasında da Harvard Hukuk Fakültesi’ne doktora sonrası çalışması için girmiş. Elbette etik üzerine çalışmaya devam ederek… Hong Kong Tıp Fakültesi’nde tıp etiği programını hazırlarken de artık yapay zeka konusunun içinde bulmuş kendini. Tam da bu sıralarda işin içine hızlıca yapay zeka kullanan sistemler dahil olmaya başlamış. Bu da Canca’nın kariyerinin dönüm noktalarından biri.

Yapay zekanın sağlık sektörüne dahil olması ne anlama geliyor? Canca başlıyor anlatmaya: “Hem hastaneler hem de doktorlar yapay zekalı sistemleri kullanarak karar vermeye başladılar. Ama sistemin nasıl karar verdiğini bilmiyoruz. Sistemi şöyle düşünün, mesela siz bütün hastalarla ilgili verileri veriyorsunuz, diyorsunuz ki öncelik kime verilsin? Kim daha hasta? Kimin daha acil yardıma ihtiyacı var? Aynı hastalığın nüksetme oranı veya hastanın tamamen iyileşme oranı ne kadar yüksek? Bunlar için yapay zekayla projeksiyon yapılıyor.”

İşin felsefe yönü daha ağırlıklı gidiyor

Peki burada etik nerede devreye giriyor? “Bu tahminlerin yapılabilmesi için hangi verileri seçtiğiniz, o verileri nasıl değerlendirdiğiniz ve o verilerin bu hastaya uygun olup olmadığı önemli. Hangi öncelikleri sistemin içine dahil ettiniz? Sistemin içinde bir etik düzen var. Biz buna sanki matematiksel, çok objektif bir şeymiş gibi davranıyoruz. Ama aslında değil. Yani objektif bir yapay zeka yok, olamaz.” Cansu Canca, yönünü tıp ve halk sağlığı etiğinden yapay zeka etiğine doğru çevirdiğinde yıl 2016. Pandeminin hemen öncesine kadar bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla pek çok yere konuşmaya gitmiş, bilgisini aktarmış. 2017’de AI Ethiccs Lab‘i bağımsız bir inisiyatif olarak kurmuş. 2021’de de bu konuda bir enstitü kurmaya niyetlenen Northeastern Üniversitesi kendisini arayınca, Institute for Experiential AI‘da sorumlu yapay zeka direktörü olarak işe başlamış. “Ne güzel, felsefeyle başladığınız yol sizi yapay zekaya kadar götürmüş” diyorum “Ben ilginç ve gerçekten önemli soruları çözmeye çalışıyorum. Yani ağırlıklı olarak işin felsefe tarafından gidiyoruz” diye cevap veriyor.

Yaklaşık 6 kişilik ekibiyle tamamen uygulamaya yönelik ve araştırma konuları üzerine çalışıyorlar. Bankaların yapay zeka konusuna çok önem verdiğinden bahsediyor Canca: “Bankalarla yaptığımız 3 proje var. Onların kullandıkları yapay zeka sistemlerinin etik olması için yapılan çalışmalar bunlar. Sigorta şirketleriyle de çalışıyoruz. Bütün sektörler işin içine yavaş yavaş farklı amaçlarla yapay zeka sistemini dahil ediyorlar. Bizim yapmaya çalıştığımız şey bunların analizlerini yapıp doğru kullanımlarını sağlamak.”
Geçen yıl İstanbul’da düzenlenen Smarties Next! Konferansı’ndaki konuşmasında Canca, kritik bir şey söylemişti. “Yapay zeka aslında bütün insanlık için sosyal hayatı düzenleniyor. Ve bu yüzden adil kullanılması gerekiyor.” Biz yapay zekanın kullanımını başa geçecek korkunç liderler üzerinden bir fantastik film kıvamında düşünürken Canca aslında durumun çok daha basit şeylerden kaynaklandığını vurguluyor.

“Bizimle dünya arasında artık sürekli bir arayüz var. Ve bu arayüz sürekli bir şeyleri değerlendiriyor, sürekli! Mesela bir kredi alacaksınız. Eğer finansal verileriniz sizin için belli bir risk atfediyorsa şu kadar kredi alabilir fazlasını ödeyemez diye düşünülüyor. Veya birçok sebepten dolayı kadınlarda genelde daha az kredi sonucu ortaya çıkıyor. Güvenilirlik çerçevesinde bir veri olarak bunu alıp başka yerler kullanmaya başladığında sizin sosyal servisler için ortaya çıkaran sorularda da benzer riskleriniz ortaya çıkıyor.” Anlayacağınız sorun zannettiğimizden daha da büyük olabilir.“

Kadınlar birbirlerinin sesini duymalı

Cansu Canca, yapay zeka alanındaki çalışmaların ana alanlarını oluşturan bilgisayar, elektrik-elektronik bölümlerinin ve felsefenin erkek ağırlıklı olduğunu söylüyor. “Yine de yapay zeka etiği alanında çalışan çok başarılı kadın meslektaşlarım var” diyor ve ekliyor, “Hem akademide hem de endüstride çalıştığım için tabii ki birçok ayrımcılıkla karşılaşıyorum. Ayrımcılık konusunun çözümünün bu kadar zor olmasının en önemli sebeplerinden biri sistematik ve sürekli olması. Aslında kendinize sormanız gereken, bütün kariyeriniz boyunca size hangi fırsatlar sunulmadı? Mükemmel bir çözüm bilmiyorum ama kadınların birbirlerinin sesini duyurması, destek olması, ve kadın meslektaşlarını öne çıkarması çok önemli.” 

Yeşim Nur Mantaş-07.03.2025


Acının üstü örtülürken

 

Acının üstü örtülürken

Güney Koreli Byung-Chul Han, Palyatif Toplum: Günümüzde Acı’da, insanın acıyla ilişkisine bakıyor.

Byung-Chul Han, çağımıza bir prizmanın içinden bakıyor. Uzun yıllardır Berlin’de yaşayan Güney Koreli kültür kuramcısı çoğu zaman net, zihin açıcı cümlelerle yazıyor. Sesini yükseltmeden ama insanın içini kanırtarak konuşuyor. Palyatif Toplum: Günümüzde Acı adlı kısa ama çarpıcı kitabında, günümüz insanının acıyla kurduğu ilişkiyi masaya yatırıyor. Modern toplumun, özellikle Batı merkezli kültürün, acıyı bastırma ve ortadan kaldırma çabasını, yalnızca tıpta değil, yaşamın her alanında bir “palyatifleşme” biçiminde okuyor. “Artık acıyı konuşmuyoruz, yalnızca bastırıyoruz.”

Byung-Chul Han’a göre artık hastalık bile görünmez kılınıyor; yaşlılık, ölüm, kayıp gibi olgular steril alanlara itiliyor. “Acıya tahammülü olmayan bir toplum” olarak derin bir “iyi hayat” kaygısı taşıyoruz. Diyor ki; “Hayatta kalma histerisinin hakim olduğu toplum bir ‘ölememişler’ toplumudur. Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüz.” Bastırılmış acı, yalnızca kaybolmuyor; yorgunluk, depresyon ve tükenmişlik gibi yeni kılıklarda geri dönüyor. Ruhsuzlaşmış bir konfor arayışı, bizi insani olan her şeyden -yani acıdan da- uzaklaştırıyor. “Bezelye üstündeki prenses sendromu” hepimizi avucuna almış durumda.
İlginç olan, Han’ın bu saptamalarının hem sol hem de sağ çevrelerde yankı bulması. Kapitalizmin bireyi yalnızlaştıran, sürekli performans ve mutluluk dayatan yapısını eleştirirken solun ilgisini çekiyor; öte yandan kaybolan mahremiyet, ritüellerin yitimi, tinsel derinliğin yokluğu üzerinden gelenekselci okurlarla da buluşabiliyor. Han’ı bu kadar ilginç kılan da belki bu: O ne bir sistem savunucusu ne de bir devrimci; bir tür “kültürel patoloji uzmanı” gibi çağın ruhuna teşhis koyuyor.

Acı: Ontolojik değil varoluşsal bir iz

Farklı görüşlerin sahiplenmesinde bir çelişki var aslında. Katolik teolojisi konusunda uzman olan düşünürün, anlam arayışı ve ruhsal derinliğe yaptığı vurgu dindar/muhafazakâr kesimlerce değerli bulunuyor. Ancak aynı kesimler, onun bu meseleleri Tanrı’ya yaslamadan ele almasından dolayı temkinli bir yaklaşım içindeler. Han için acı, ontolojik değil; varoluşsal bir iz. Yani dini bir iyileşmeden çok, estetik ve kültürel bir derinleşmeyle gelen bir anlam öneriyor.

Türkiye’de de Han’ın bu düşünsel konumu dikkat çekici biçimde karşılık bulmuş durumda. Kitapları yıllardır Metis Yayınları tarafından yayımlanıyor ve geniş bir okur kitlesi tarafından ilgiyle takip ediliyor. Palyatif Toplum: Günümüzde Acı yine Metis tarafından, Haluk Barışcan çevirisiyle yayımlandı.

Palyatif Toplum, bizi rahat ettirmek için yazılmış bir kitap değil. Tam tersine, o rahatlık sandığımız uyuşukluk halini bozan bir uyarı metni. Çünkü Han’a göre insan olmanın özü, sadece mutlulukta değil, acıya katlanabilme cesaretinde yatar. “Like toplumunun” insanları çektiği “olumluluk batağını” şöyle anlatıyor: “Palyatif toplum aynı zamanda bir ‘beğendim’ toplumudur da. ‘Like’ günümüzün imi, ağrı kesicisidir. Sadece sanat değil, bizzat hayat ‘Instagram’lanabilir’ olmak durumundadır; yani acı verebilecek keskin kenarlar, uçlar, çatışmalar, çelişkiler giderilmiş olmalıdır. Beğeni kültürü ‘katharsis’ imkanından yoksundur. Bu da insanların beğeni kültürünün yüzeyi altında biriken ‘olumluluk cürufunda’ boğulmasına yol açar.”

Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum’unu okumak, kendi düşünsel sınırlarımızı da fark etmemizi sağlıyor. Ben de okurken kendime sık sık “Ben bu ‘olumlama’ evreninin, bu kaçış hikayesinin neresindeyim” diye sordum. Çünkü sağ ya da sol, dindar ya da seküler, performansa endeksli bu çağda hepimiz aynı “acıdan kaçış” rejiminin içindeyiz.

Byung-Chul Han ise tam da o kaçtığımız acının yerini işaret ediyor: Orada hala bir insan kalmış olabilir. 

Palyatif Toplum-Günümüzde Acı / Byung-Chul Han / Çeviren: Haluk Barışcan / Metis Yayınları / Felsefe / 80 Sayfa

Muallim, âlim, âlem, talim… Eğitim sistemine bir ağıt

 



Öğretmen dediğimiz figür, hem muallimdir hem âlim, hem âlemle ilişki kurandır hem de talimin bizzat kendisidir. Haliyle bir ülkede öğretmen kimliğinin içi boşaltıldığında, bu yalnızca eğitimle ilgili bir kriz değildir; aynı zamanda o ülkenin hakikatle, akılla ve insanla kurduğu ilişkinin çürümesidir. Bugün eğitim sistemi bir tasfiye süreci olarak işletiliyor artık. Öğretmenin iradesi kırılmış, öğrenciye ise yalnızca sınav puanı kadar değer biçilmiş. Müfredat, ideolojik saiklerle kurgulanıyor. Bu kafa karışıklığı içinde öğrencilerin sanatla, felsefe ile, en kötüsü de içinde yaşadıkları toplum ile rabıtaları kesiliyor.





Bu haftaki yazıma sizinle yaşanmış bir olayı paylaşarak başlamak isterim. Türkiye’nin müstesna okullarından birinde bir çocuk, her zaman yaptıkları gibi elindeki iPad ile tahtanın fotoğrafını çekmek isterken öğretmen sinir krizi geçirip çocuğun üzerine yürüyor, “Sen beni mi kaydediyorsun?!” diyor. Çocuk not almakta zorluk çektiği şeyleri takip etmenin derdinde, fişlemenin ne demek olduğunu bilmiyor. Ülkede hiçbir şeyin normal gitmediğinin farkında bir lise birinci sınıf öğrencisi fakat o öğretmenin haklı paranoyasını anlayacak kadar da mevzulara hakim değil. Öğretmenin psikolojisi de bitik, çocuğunki de.

Ama bu durumun müsebbibi olanlardan hiçbiri o anda o sınıfta değil.

Bir paranoyanın açığa çıkışından, eğitimin günlük pratiklerini dikte eder hal alışından bahsediyorum. Herkes dinlendiğinden emin, anneanneler torunlarını aplikasyonlar üzerinden aramaya başladı. Herkes her an karga tulumba götürülmeye kendisini çok yakın hissediyor. Toplumun tümden ruh sağlığını hedef alan bir siyasi iklimden geçiyoruz. Bu psikozdan en fazla korumamız gereken yerler şüphesiz okullar. Ama içinden geçtiğimiz bu süreçte görüyoruz ki, iktidarın baskı ve restorasyon kavgası neredeyse ilköğretim seviyesine inmiş durumda.

Eğitimle alakalı problemler şüphesiz AKP döneminden önce de vardı ancak diğerlerinin yapamadığını, yani kurumsal olanı tümüyle tahrip etmeyi AKP iktidarı başardı. Eğitim artık yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda piyasacı bir malzeme haline geldi. Dershanelerle başlayan, özel okullarla hız kazanan, proje okullarla merkezileşen ve “Maarif Vakfı” gibi ihraç projelerle ulus ötesi bir boyut kazanan bir yeniden yapılandırma sürecinden bahsediyorum.

Amaç, sadece eğitimi yönetmek değil; eğitimin anlamını yeniden tanımlamaktı.

Bu şekilde kendi kültürel hegemonyalarını yaratırlar sanıldı, ama görüyoruz ki öyle olmadı.

İnsan anlamakta güçlük çekiyor. Futbol Federasyonu’ndan Anayasa Mahkemesi’ne, Yükseköğretim Kurulu’ndan Radyo Televizyon Üst Kurulu’na, belediye meclislerinden kanarya sevenler derneğine, nereye yeniden tanzim etmek üzere elini attıysa eskisinden daha beter hale getirmiş bir iktidar bu çabaların bütün menfi neticelerine rağmen hala bu inadından vazgeçmiyor. Bir cümle ile bütün bir 20 yılı özetlemeye çalışsam onlara şunu derdim: Eskisini yıktınız, yenisini kuramıyorsunuz.

Şimdi gelelim benim de Ankara Gazi Anadolu Lisesi’nden Cambridge Üniversitesi’ne uzanan akademik yolculuğumla bir mensubu olduğum Türkiye Cumhuriyeti eğitim idealinin bugünkü ahvaline.

Sıklıkla söylüyorum, “bütün kavgamız kelime ile” demiş Cemil Meriç.

Buradan hareketle, sonradan Türkçeleştirilen “öğretmen” kelimesine bir bakmak isterim.
Malumunuz öğretmen kelimesinin klasik Türkçe ’de karşılığı muallim.

Muallim, âlim, âlem, talim…

Dört kelime. Dört ayrı kapı. Aynı kökten—Arapça “ilm” kökünden—türemiş bu kelimeler, aslında bir medeniyetin bilgiye, öğretene, öğrenene ve dünyaya bakışının sözlükteki suretleridir. Her biri farklı bir yönü temsil eder; ama birlikte düşününce bir zihniyet atlası çizerler. Bu atlasın ilk durağı ise, bilginin hem taşıyıcısı hem öğreticisi olan muallim, yani öğretmendir.

Muallim, ilmi aktaran kişidir. Yani sadece bilen değil, bildiğini hakkıyla öğreten. Öğretmen kelimesinin atasıdır ama ondan çok daha fazlasıdır. Muallimlik bir meslek değil, bir tavırdır. Öğrenciyi bir iş olarak, bir mesleğin nesnesi olarak değil, potansiyel bir cevher olarak gören kişidir. Kendisini yalnızca sınıfa değil, topluma karşı da sorumlu hisseder. Bilgiyi aktarmakla kalmaz; ahlakı, estetiği ve sorumluluğu da taşır.

Âlim, bilgiyi derinlemesine bilendir. O, bilen kişidir. Yalnızca enformasyonun değil, hikmetin de taşıyıcısıdır. Âlim, bir disiplinin içine gömülmüş değildir; disiplinler arası bir sezgiyle düşünür. Sadece bilmez, aynı zamanda bildiğiyle davranır. Doğru yerde susar, doğru zamanda konuşur. Gücün değil hakikatin kuludur.

Âlem, içinde yaşadığımız dünyadır. Ama sadece fiziksel değil; zihinsel, kültürel, epistemolojik bir evrendir aynı zamanda. İnsanın hakikatle kurduğu ilişki, içinde yaşadığı âlemin şeklini belirler. Âlimin ve muallimin yetişmediği toplumların âlemi karanlıktır. Orada yalnızca otorite hüküm sürer, bilgi değil. 

Talim ise öğretme eyleminin kendisidir. Disiplinli, bilinçli, sistemli bir şekilde bilgiyi aktarma çabasıdır. Talim, tesadüfi değil, iradi bir pratiktir. Emeği ve niyeti içinde barındırır. Kendi içinde aynı zamanda bir terbiye taşır. Talim, birine bir şey öğretmekten fazlasıdır-o kişiyi bir insan olarak inşa etmenin adımıdır. 

İşte “öğretmen” dediğimiz figür, bunların hepsidir. O hem muallimdir hem âlim, hem âlemle ilişki kurandır hem de talimin bizzat kendisidir. Haliyle bir ülkede öğretmen kimliğinin içi boşaltıldığında, bu yalnızca eğitimle ilgili bir kriz değildir; aynı zamanda o ülkenin hakikatle, akılla ve insanla kurduğu ilişkinin çürümesidir.


Ve üzülerek söylüyorum ki öğretmeniyle didişmeye başlayan bir devletin istikbali hayra alamet değildir. Aklıma yazar Başar Başaran’ın yakın zamanda bir konuşmasında dinlediğim Tevfik Fikret anekdotu geliyor. 31 Mart ayaklanmasında meşrutiyet karşıtları, kendilerine hedef olarak Galatasaray Lisesi’ni seçip sultanların mektebini yıkmak üzere kapıya geldiklerinde, devrin Galatasaray Lisesi müdürü Tevfik Fikret kendisini ana kapıya zincirleyerek bu okula benim cesedimi çiğnemeden giremezsiniz demiş. 

İşte tam da bir an önce anlatmaya gayret ettiğim bir muallim kavramının nasıl Tevfik Fikret gibi isimlerin zihniyetini şekillendirdiğini, kendini bir okulu, o okulun temsil ettiği dünyayı ve o dünyanın çiçeklendirdiği çocukları korumak için kapısına zincirlemiş bir öğretmenin resminde görmek mümkün. Hasılı bugün belki henüz böyle somut bir Tevfik Fikret direnişi ile karşılaşmıyoruz ama, kendi içinde müdahalenin benzer bir pervasızlığı içerdiğini söylemek mümkün: Bir okula böyle girilmez. Girmeye çalışanları da tarih affetmez. 

Geçen hafta yaşadığımız proje okul dediğimiz Türkiye’nin elit devlet okullarından atılan öğretmenler meselesine gelmeden önce zaten son 20 yılın adım adım bu yolun taşlarını döşediğini söylemek mümkün. Eğitimin asli unsurlarının anlamını yitirdiği bir çöküş sürecinden bahsediyorum. Tekrar tekrar değiştirilen müfredatlar, öğretmenin iradesini örseleyen atama politikaları, öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri bertaraf etmek yerine derinleştiren sınav sistemleriyle örülü bir çöküş.

Eğitim sistemi bir tasfiye süreci olarak işletiliyor artık. Öğretmenin iradesi kırılmış, öğrenciye ise yalnızca sınav puanı kadar değer biçilmiş. Hoş o sınav puanları da artık fazla bir anlam ifade etmiyor. Biz bugün 1960’ların lise mezunu kıratında bir üniversite mezunu, belki de bir yüksek lisans mezunu yetiştiremeyen bir ülkeyiz. Sekunder cahillik kavramından dem vurmak isterim. Şüphesiz bugün yaptığı işte ehil bir sürü meslek erbabı yetişiyor ancak bu öğrencilerin alemi bildikleri şüpheli. Müfredat, ideolojik saiklerle kurgulanırken, her yeni bakan, eğitimi sıfırdan kurma fantezisiyle sahneye çıkmadı mi? Bu kafa karışıklığı içinde öğrencilerin dünyayı bir bütün olarak tezleri ve antitezleri ile kavramak imkânları da ellerinden alındı. Özgürlükçü düşüncelerden uzak yaklaşımlarla, sanatla, felsefe ile, en kötüsü de kendi içinde yaşadıkları toplum ile rabıtaları kesildi.

Bunun müsebbibi öğrenciler de değil öğretmenler de.

Bugünün öğretmeni ne öğretmekle tanımlanıyor ne de öğrenmeyi sevdirmekle. Sistem onu bir tür aracıya dönüştürmüş durumda: Bakanlığın mesajlarını ileten, sınav sisteminin lojistik işlerini yöneten bir tür “görevli personel.” Sadece sınıfta değil; WhatsApp gruplarında, evrak yükünün altında, keyfi müfettiş denetimlerinde de var olmak zorunda. Ortalama bir devlet okulunda bir öğretmen haftada 20’den fazla farklı belgeyle-sınıf defteri, kazanım takip formu, öğrenci gelişim dosyası, e-portfolyo, veli iletişim kayıtları gibi-boğuşmak zorunda kalıyor.

Eğitim değil; dokümantasyon üretiliyor.

Ama bu hikâyede tek mağdur öğretmen de değil. Çünkü bu yıkım, öğrencinin zihninde daha derin bir iz bırakıyor. Sorgulamayan, sadece sınav kazanmaya programlı nesiller yetiştiriliyor. Sınavlar da bilgiyi bir süreklilik içinde test eder nitelikte değil. Misal fistan değiştirir gibi değiştirilen sınav sistemi içinde, bir sene çok başarılı olan bir öğrencinin bir sonraki senenin kriterleri ile başarısız olması pekala mümkün.
Bütün bunların üzerine, son 20 yılda her türlü üst yapı kavgasını veren idarecilerin kendi kadrolarını korumak adına yaptıkları sınav usulsüzlükleri, çalınan sorular ve bozulan adalet duygusu çocukların ve velilerin içinde yaşadıkları sisteme inançlarını büsbütün kırdı.

Artık sınav kapılarında bizim zamanımızda olduğu gibi ağzımıza bir akide şekeri verip bizi önce Allah’a sonra devletine emanet eden velilerin masum inancı örselenmiş vaziyette.

Hadi bu sistemden canını kurtarmak için yılana sarılan ve özel okul cenderesine düşen öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin halini de konuşalım.

Öğretmenler bütün mesleki ulviyetlerini kaybetmiş, piyasada servis veren herhangi bir müşteri temsilcisinden farksız hale gelmiş, aman parayı veren her zaman haklıdır hoyratlığı ile karşısına dikilebilecek bir veliden laf yemeden öğrenciyi mezun edebilmek telaşına düşmüş vaziyette. Çocuklar deseniz, tam da bu şekilde köşeye sıkıştırılmış öğretmenler ile bir türlü kuramadıkları rasyonel otorite eksikliğinden zaten kendisine güvenmesi mümkün olmayan bir yaşta ve coğrafyada öğretmenine de okuluna da güvenemez hale gelmiş vaziyette.

Velilerin hali ise bambaşka. Bütün bu sistem sürsün diye canını dişine takmış, borç harç çocuk okutmaya çalışan, devlet okuluna çocuğunu göndermenin alternatifler evreninde var olmadığı yığınlardan söz ediyorum.

Bizim zamanımızda iyi bir Anadolu lisesini yahut fen lisesini kazanamayanların ikinci en iyi alternatif olarak gördükleri özel okullar şimdi katır yüküyle para ödenip, önlerinde velilerin sıraya dizildiği, çocukların sınavlardan fule yakın net çektiklerinde dahi girmekte zorlandıkları müesseselere dönmüş vaziyetteler. Anlayacağınız at izi it izine karışmış durumda.

Ha zannetmeyin ki bu okullar yüksek öğrenim sınavlarında ülkenin iyi üniversitelerine bu gençleri sokmak vaadini içinde barındırıyor. Zira üniversitelerin hali de malum. Bir avuç namuslu akademisyenin kelle koltukta savunduğu canım üniversiteler hızla bu gençler için bir alternatif olmaktan çıkmış vaziyette.

Herkes çocuğunun canını yurtdışında bir üniversiteye atarak kurtarma telaşında. Ben 15 senedir yurtdışında akademisyenlik yapan biri olarak söylemeliyim ki buralardan çıkıp yurtdışında bir üniversitede okumaya gidecek her 10 çocuktan 9’unun da hayatını garanti altına alabilecek bir eğitim alacağı da muğlak. Çünkü buradaki problem, yurtdışında bir okulun, okulun niteliği önemli olmaksızın, sadece yurtdışında bir hayata adım atma imkanını verebileceği gözetilerek tercih ediliyor oluşu. Belirli bir okulun belirli bir bölümünde bir amaca matuf eğitim almak idealinden ziyade, kapağı yurtdışına atmak üzere kurulu bir stratejiden bahsediyorum. Yurtdışı denilen mefhumun da içinde ne denli çeşitlilik ve problemleri barındırdığına başka bir yazıda girmek isterim.

Sözün özü çocuklarımıza kurduğumuz sistem bu.

Geçen hafta da hiç onları tanımadan söyleyebilirim ki en parlak öğretmenlerinden bir kısmı ellerinden alındı. Bu öğretmenlerin CV’lerini görmeye ihtiyacım yok bunu yazmak için. Yapmayın hocam bu nasıl bilim insanlığı, böyle önyargı olur mu diyenlere, bunun bir önyargı değil eğitimli bir tahmin olduğunu söylemek isterim. Eğitimi de okullarda aldığım bir eğitim olarak düşünmeyin, son 20 senede neyin ne şekilde hedef alındığına dair yaşadıklarımızın bir ampirik toplamı olarak kabul edin.

Makuliyeti geri çağırmak gerek

Bildiğiniz gibi 18 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun diploma iptali ile yıkılan ilk barikat İstanbul Üniversitesi’nde idi. Bu 19 Mart operasyonu üzerine ülkenin birçok üniversitesine orman yangını gibi yayıldı. İçinde yaşadıkları ülkeye ve geleceklerine dair inançları kırılan gençlerin meşru protestoları sebebiyle tutuklanmaları, hala 100’e yakınının içeride tutuluyor oluşu, ideolojik pozisyonundan bağımsız her vicdanlı vatandaşın yüreğine taş gibi oturdu.

Şimdi de benzer protesto dalgalarını ülkenin mühim liselerinde görüyoruz. Gencecik öğrenciler gerek oturma eylemleriyle gerek Andımız’ı okuyarak gerekse atılan hocalarının isimlerini bağırarak bu maruz kaldıkları muameleye ses çıkarmaya çalışıyorlar. “Bu işin sonu kreşlere kadar gidecek” yollu şakalar giderek şaka olmaktan çıkacağa benziyor. Bir tarafta öğrenciler okullarında, bir tarafta mülakatlarda elenmiş başarılı ve ataması yapılmayan öğretmenler bakanlık önünde protestoda. Böyle bir resimden nasıl müspet bir netice çıkar, bunun kime nasıl faydası olur anlamak mümkün değil. 

Anlamak eylemi elbette bir rasyonaliteye, yani bir tür neden sonuç ilişkine matuftur. Elbette bir makuliyet ve mantık arıyoruz. Makuliyetin sonunun geldiğini görüyoruz. Makuliyeti geri çağırmaktan, makuliyete bekçilik etmekten başka bir yol görmüyorum. Tevfik Fikret ile başladım, onunla bitireyim. Osmanlı’nın son günlerini resmettiği Doksan Beşe Doğru şiirinde “Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...” demiş.

Bugün gördüğümüz de diploma diye, diplomaların tepelendiğidir. 


Yapay zekanın efendileri ve köleleri

Trilyon dolarlık şirketler yaratan yapay zeka sektörü, üçüncü dünya ülkelerinde karın tokluğuna çalışan milyonlarca insanın emeği üzerinde yükseliyor

Yeni Türk lirası bundan 20 yıl önce hayatımıza girdiğinde dolar kuru 1.3’tü. Yani 10 liralık banknot ile 7.4 dolar alabiliyorduk. Bu satırları yazarkenki ederiyse sadece 0.25 dolar. Başka bir deyişle 10 Türk lirası, 20 yılda üzerinde yazan değerin kabaca yüzde 98’ini kaybetmiş. Ancak aynı şeyi üstünde resmi bulunan kişi için söylemek mümkün değil.

1997 yılında kaybettiğimiz Ordinaryüs Profesör Cahit Arf, 1959 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde katıldığı bir konferansta İngiliz meslektaşı Alan Turing’in henüz birkaç sene önce ortaya attığı ve yapay zeka çalışmalarının kapısını aralayan soruyu tartışıyordu: “Makine düşünebilir mi ve nasıl düşünebilir?”

Konuşmasında bilgisayarların insan beynine kıyasla çok daha hızlı işlem yapmasına rağmen, öğrenme kapasitesinin insana kıyasla sınırlı olduğuna dikkat çekiyor ve şöyle diyordu: “İnsan kendini kendi iradesiyle geliştirebilirken, makineler üretildikleri haliyle kalırlar.”

Bu tartışma, üzerinden geçen 66 yıla rağmen hâlâ şehvetini koruyor. Öte yandan makinelerin ulaştığı muazzam işlem kapasitesinin “algoritma” olarak andığımız yazılımlarla desteklenmesiyle, yapay zeka bugünkü ilkel çağında dahi ürpertici bir rakibe dönüştü.

Zeka zincirinin zayıf lokmaları

Ne var ki bu sonuç, perde arkasında neredeyse hiç konuşulmayan, akademik konferanslarda bahsi geçmeyen bir bileşene daha sahip: “Etiketçiler.” Bu görünmez kitle, yapay zeka sektörünü var eden ve ayakta tutan çabanın isimsiz kahramanı. Gece-gündüz hiç durmadan, ekranlarında beliren metinleri, fotoğrafları, videoları etiketleyerek onları algoritmaların anlayacağı şekle getiriyorlar.

Yapay zeka alanındaki yarış (şimdilik) insan zekasının bir benzerini oluşturma üzerine kurulu. Bu yüzden insanın öğrenme biçimini temel alıyor. Fırlatıldığı dünyayı anlamlandırmaya çalışan bir bebek gibi her biri, mümkün olan her konuda eğitiliyor. “Kızgın bir boğaya meydan okuyan sarı tekir kedi çiz” komutunu görsele çevirebilmek için önce kızgınlık alametlerini, boğaları, meydan okuma şekillerini, sarı rengi ve tekir kedileri tanıması gerek. Bunun için de her birinden mümkün olduğunca çok örneği inceleyip eğitilmesi gerek. “Makine öğrenimi” denen bu süreç için önceden incelenerek “etiketlenmiş” milyarlarca dijital belgeye ihtiyacı var.

İşin nispeten “vasıfsız” bu kısmını, çoğunluğu Afrika ve Asya’daki üçüncü dünya ülkelerinde yok pahasına çalışan “etiketçiler” yapıyor. Saat başına en fazla birkaç dolar karşılığında, video ve fotoğraflardaki “şeyleri” etiketleyerek dijital veri havuzu oluşturuyorlar (Eminim siz de “CAPTCHA” olarak karşınıza çıkan güvenlik sorularında arabaları, otobüsleri, bisikletleri işaretleyerek bu çabaya birkaç kez ücretsiz katkı sunmuşsunuzdur).

Genç işsizliğinin yüzde 67’ye ulaştığı Kenya, bu alanda en fazla çalışana sahip ülkelerden. Ve bir süredir kimsenin duymadığı bir isyan halindeler. Yılgın etiketçilerin sözcülerinden Nerima Wako-Ojiwa, güvence ve sigortadan yoksun, geleceği belirsiz bu işi modern kölelik olarak adlandırıyor. Binlerce kişinin bir şekilde gelir elde ettiği bu düzen hükümetin de işine geldiği için; şikayetler yetkililer tarafından hasır altı ediliyor.

Etiketçiler, okyanus ötesindeki Silikon Vadisi’nde trilyon dolarlık şirketler yaratan hizmetlerini bu amaçla kurulan taşeron şirketler üzerinden sunuyor. Çünkü hiçbir yapay zeka şirketi doğrudan bu tür bir emek sömürüsüyle anılmak istemiyor. 

Veri madeninin simsarları

Alexandr Wang etiketlenmiş verinin stratejik kıymetini en erken fark edenlerden. Henüz lise çağındayken kurduğu hayaller, onu son yılların en parlak girişimcilerinden biri yaptı. 1997 doğumlu Wang’ın şirketi “Scale AI”, yaptığı işi web sitesinde “yapay zeka uygulamalarının geliştirilmesini hızlandırmak” şeklinde özetliyor. Bu cümlenin tercümesi “dijital dünyanın en büyük etiketlenmiş veri madenini pazarlamak”.

Wang bu sermayeyi oluşturmak için Türkiye’den de çok sayıda çalışanı bulunan Remotasks ve Outlier şirketlerini kullandı. Çalışanların hiçbiri arka planda Scale AI için çalıştığını bilmiyordu. Sadece Filipinler’de Remotasks için çalışan kişi sayısı 10 binin üzerinde. Birçoğu günlük 6 dolar tutarındaki ücretlerinin zamanında yatırılmadığından ya da eksik ödendiğinden şikayetçi.

Tahmin edileceği gibi bu iştah kabartan pazarda Wang yalnız değil. En büyük rakiplerinden “Figure Eight” bir röportajda dünya genelinde 6 milyon 800 bin kişinin kendileri için etiketleme hizmeti sunduğundan bahsediyordu. Bahsetmediği ayrıntı ise bu kişilerin saati 3 dolara çalıştığıydı. Figure Eight, 2019 yılında 300 milyon dolara Appen tarafından satın alındı.

Scale AI geçtiğimiz yıl çalışma koşullarının yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle ABD İş Kurumu tarafından soruşturmaya alındı. İmdadına yeni Başkan Donald Trump yetişti. Geçtiğimiz mayıs ayında dosya kapatıldı. Hemen ardından Mark Zuckerberg, 14 milyar dolarlık rekor bir bedelle Alexandr Wang’ı şirketi Scale AI ile birlikte Meta’nın bünyesine kattı. Zuckerberg 2012’de Instagram’ı ve 2014’te WhatsApp’ı satın alarak yakaladığı stratejik başarıyı, çok daha büyük potansiyele sahip yapay zeka sektöründe yinelemek istiyor. Radarında ABD’nin seçkin üniversitelerinden dereceyle mezun olanların yanı sıra Google ve OpenAI gibi rakiplerin çalışanları da var. Bu uğurda keseyi öylesine açtı ki, listesindeki bazı isimler 100 milyon dolara varan maaş paketlerine maruz kaldı.

Mark Zuckerberg’in nihai hedefi, bu hafta resmi duyurusunu yaptığı “Meta Süperzeka Laboratuvarı” adlı birimiyle şirketini yapay zeka alanında liderliğe taşımak. Rakipleri de benzer hayaller kuruyor.

Geç de olsa, eksik de olsa, etiketçiler bir süre daha ekmek yiyebilecek. Bu da bir şey. 

Amazon’un robot çalışan sayısı insanları geride bıraktı

• Brezilya’da hizmet veren sosyal ağlar şimdiye dek Türkiye dahil pek çok ülkedeki gibi mahkemeler tarafından yasalara aykırı bulunan içerikleri kaldırmakla yükümlüydü. Ancak bu hafta Yüksek Mahkeme aldığı bir kararla kullanıcıların paylaştığı içeriklerden platformların da sorumlu tutulacağına hükmetti. Twitter, Meta ve YouTube gibi ağlara ek moderasyon yükü getiren yeni düzendeki muğlak tanım, ülkede ifade özgürlüğü odaklı faaliyet gösteren yapılar tarafından endişeyle karşılandı. Sivil toplum kuruluşları bu kararın siyasi muhalefetin ve medyanın susturulmasına yol açacağını düşünüyor.

Birleşik Krallık da benzer bir çalışma yürütüyor. Ülkenin iletişimden sorumlu kurumu Ofcom, yasa dışı içeriğin sosyal ağlar üzerinden yayılmasını engellemenin yanı sıra küçük yaştaki kullanıcıların canlı yayınlarında kayıt alınmasını ve hediye toplamalarını kısıtlayacak bir düzenleme hazırlığında.

• Microsoft’un YZ biriminin başındaki isim Mustafa Suleyman geliştirdikleri mevcut algoritmalarının karmaşık teşhislerde hekimlerden daha iyi performans sergilediğini öne sürdü. Deneyin yayımlanan verilerine göre OpenAI’ın o3 modeli üzerinde kurulan yapı, teşhisi zorlu 10 vakanın 8’inde başarılı olmuş. Herhangi bir meslektaş ya da kaynak kullanmayan pratisyen hekimlerde bu oran 10’da 2 seviyesinde kalmış. Sağlık odaklı algoritmaların 10 yıl içinde neredeyse kusursuz seviyeye ulaşacağını iddia eden Suleyman, YZ’nin doktorların yerini almak yerine, onların hastalarına ve yakınlarına daha fazla zaman ayırabilmesini sağlayacağını vurguluyor.

• E-ticaret devi Amazon, lojistik merkezlerinde çalışacak robotları üretme hedefiyle sektörün öncü markası “Kiva Systems” şirketini 2012 yılında 775 milyon dolara satın almıştı. “Amazon Robotics” adıyla hizmet veren yapı tarafından geliştirilen ve Amazon’a ait lojistik merkezlerinde hizmet veren robot sayısı, bu yıl itibarıyla 1 milyon adedi geçerek insan çalışanların sayısını geride bıraktı. Küresel sevkiyatlardaki robot desteği yüzde 75’e ulaşmış durumda.

• “Civ Robotics” şirketi geçtiğimiz yıl inşaatlara özel geliştirdiği ve saatte 500 tuğla dizebilen “Hadrian X” kodlu robotuyla gündeme gelmişti. Şirket bu hafta inşaatlarda işaretleme yaparak ekipleri yönlendiren “CivDot” adlı robotunu sergiledi. 8 mm hassasiyete sahip CivDot, günde 27 kilometreye denk gelen 3 bin işaretlemeyi insan meslektaşlarına kıyasla 8 kat daha verimli çalışıyor.

• 2023 yılında Bill Gates Vakfı’ndan aldığı yatırım desteğiyle gündeme gelen enerji girişimi AirLoom’un rüzgar türbini, ABD’nin Wyoming eyaletinde denenmeye başlandı. Geleneksel emsallerinin aksine sadece 10 metre uzunluğunda ve dikey konumlu kanatlar kullanan AirLoom türbinleri, 25 metre aralıklı oval dizilimi sayesinde çok daha küçük bir yapıyla 2.5 megavat enerji üretebiliyor. Üstelik bunu cihaz yatırımında yüzde 89, saha yatırımında yüzde 76, elektrik maliyetindeyse yüzde 65 daha düşük bedelle sağlıyor.

• Kanser tedavisi sürecinde kullanılan kemoterapi ilaçlarının etken maddelerinden “taxol”, porsuk ağacının kabuğundan elde ediliyor. Ancak bu yöntem ağacın ölmesine sebep olduğu için sürdürülebilir bir seçenek değil. Danimarka/Kopenhag Üniversitesi, porsuk ağacında taxol üretimini sağlayan 17 geni keşfederek tütün bitkisine aktardı. Oluşan yeni tütün türünden, çok daha yüksek oranda taxol elde edildi.

• ABD/California Üniversitesi konuşma yeteneğini yitiren hastalar için 256 elektrot ile beyne bağlanan ve düşünce sinyallerini neredeyse gerçek zamanlı çeviren bir arayüz geliştirdi. Tonlama ve vurgulamaları da yansıtabilen cihazın denendiği 46 yaşındaki erkek ALS hastasındaki deneylerde 10 milisaniye gecikme ile yüzde 100 anlaşılırlık seviyesine ulaşıldı.

• Beyin - bilgisayar arayüzü konusundaki öncü girişimlerden Neuralink’in “N1” çipinin yerleştirildiği hasta sayısı 7’ye yükseldi. Bluetooth üzerinden bağlantı kuran N1 çipi ile bilgisayarda imleci hareket ettirmek, yazı yazmak; hatta oyun oynayabilmek dahi mümkün hale geliyor.

7 Temmuz 2025 Pazartesi

MATEMATİĞİN DAHİ KRALİÇESİ: MARYAM MİRZAKHANİ

 




1977’de Tahran'da doğdu. Üç kardeştiler. Çocukken başlıca eğlencesi roman okumaktı; eline ne geçerse okuyordu. Hayali yazar olmaktı. Lise son sınıfa kadar matematikle uğraşacağını hiç düşünmemişti.

Fields Madalyasi'm hiç duydunuz mu? Fields, Nobel ödülünün matematik alanındaki eşdeğeri kabul

edilir. Madalyanın ön yüzünde, Antik Çağın on önemli matematikçilerinden Arşimet’in profilden görüntüsünün etrafında Latince bir cümle dolaşır:

Tronsıre suum pectus mundoque potin. "Kendini aş ve dünyayı kavra." ’’Bilimlerin kraliçesi" diye
anılan matematikte, ödülün verilmeye başladığı 1936’dan 2014‘e kadar, "dünyanın her yerinden kendini aşarak olağanüstü çalışmalar ortaya koyan matematikçiler" denildiğinde akla gelenler sadece erkeklerdi. 2014’te ilk defa bir kadın, döngüyü kırdı, kendini aştı ve ödülü kavradı.

 

Dehasıyla bilim dünyasını kendine hayran bırakan o kadın, İranlı matematikçi Maryam Mırzakhani'ydi.

YAZARLIK HAYALİNDEN MATEMATİK AŞKINA

Maryam, 1977’de Tahran'da doğdu. Uç kardeştiler. Çocukken başlıca eğlencesi roman okumaktı;
eline ne geçerse okuyordu. Hayali yazar olmaktı. Lise son sınıfa kadar matematikle uğraşacağını hiç
düşünmemişti.

Ailesi her zaman çok destekleyici ve cesaretlendiriciydi. Çocukluk yıllarında, elektrik mühendisi olan babasıyla çok zaman geçirdi. Matematiğe derinden merak duymasını sağlayan kişi ise, ağabeyiydi:

Okulda Öğrendiklerini bana anlatırdı. Matematikte ilgili ilk anım muhtemelen bana 1 'den 100'e kadar olan sayılan toplama problemini anlattığı zamandır. Sanırım popüler bir bilim dergisinde Gauss'un bu problemi nasıl çözdüğünü okumuştu. Çözüm benim için oldukça büyüleyiciydi. Kendim bulamasam da ilk kez güzel bir çözümden hoşlanmıştım.

Maryam birçok açıdan kendini çok şanslı hissediyordu, İran-Irak savaşı o ilkokulu bitirdiğinde
sona ermişti. Coğrafya kaderse, o coğrafyaya ne zaman doğduğun da kaderdi. On yıl önce doğmuş
olsa aynı fırsatlara sahip olamayabilirdi. Babasının ön ayak olmasıyla, Tahran'da Farzanegan adında üstün potansiyelli gençleri kabul eden bir liseye gitti. Çok iyi öğretmenleri vardı. ‘İnsan çevresindeki beş kişinin ortalamasıdır" sözünü doğrularcasına, ilgili ağabey, destekleyici baba ve cesaret veren öğretmenlerin ötesinde, ilgi alanlarını paylaşan ve motivasyonunu yüksek tutan bir arkadaş çevresi ona çok şey kalmıştı.

Okul müdürü de kız öğrencilere erkeklerle aynı fırsatları sağlamak için uzun bir yol kat etmeye
istekli, güçlü bir kadındı. Üstelik okulu Tahran'da kitapçılarla dolu bir caddeye yakındı. Kalabalık
caddede yürümek, kitapçılara gitmek büyük heyecan kaynağıydı. Genç ve yetenekli kız, başarmak için her koşula sahip görünüyordu. Öyle de oldu, Maryam, Matematik Olimpiyatlarımda 1994
ve 1995’te art arda iki altın madalya kazandı.

 

Şerif Üniversitesine devam ettiği dönemde, birçok ilham verici matematikçiyle tanıştı. Ardından yüksek lisans için Harvard'a gitti. Amerikalıların İran'daki eğitim sistemiyle ilgili önyargıları onu şaşırtmıştı. Onun bir kadın olarak üniversiteye gitmesinin yasak olduğunu sananlar çoktu. Öyle olmadığını defalarca açıklamak zorunda kalmıştı. Kız ve erkek öğrencilerin liseye kadar ayrı okullara gittiği doğru olsa da kızların Olimpiyatlara ya da yaz kamplarına katılmalarına bir engel yoktu.

Harvard yıllarında hiperbolik geometriye âşık oldu. Tanımı gereği çizilemeyen şekilleri anlamlandırmaya çalışmak çok zordu; “zor" onun için "keyifliyle eş anlamlıydı. Harvard'da dil engeline rağmen kararlılığı ve durmak bilmeyen sorgulamalarıyla öne çıktı. Profesörlerini İngilizce sorularla sıkıştırırken, notlarını Farsça tutuyordu.

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

Maryam, herkesin matematikçi olması gerekmediğim ancak birçok öğrencinin matematiğe gerçek bir şans vermediğine inanıyordu. Kendisi de ortaokulda birkaç yıİ boyunca matematikte kötü bir performans sergilemişti. "Matematiğin güzelliği ancak daha sabırlı takipçilere kendini gösterir" diyordu.

Onu zorlu matematik problemleri karşısında cevaplara götüren sadece sabrı, çalışkanlığı ve cesareti değil, tükenmeyen umuduydu. Meslektaşı Alex Eskin onun için "Çok iyimser ve bu bulaşıcı bir şey” demişti: "Onunla çalıştığınızda, ilk başta umutsuz görünen problemleri çözme şansınızın çok daha yüksek olduğunu hissediyorsunuz."

Maryam için matematiğin en ödüllendirici kısmı, “hah, işte bu!” dedirten anlardı. Keşfetmenin
heyecanını, yeni bir şeyi anlamanın hazzını alt edebilen başka bir şey yoktu:

Bir tepenin zirvesinde olma ve net bir manzaraya sahip olma hissi... Ama çoğu zaman, matematik
yapmak benim için izi olmayan ve sonu görünmeyen uzun bir yürüyüşe çıkmak gibi... Ben yavaş düşünen biriyim ve fikirlerimi toparlayıp ilerleme kaydedebilmem İçin çok zaman horeomorn
gerekiyor. Bu
yüzden çalışmamı aceleyle yazmak zorunda kalmadığım için gerçekten minnettarım.

ERKEN VEDA

Mirzakhani, Fields Ödülü’nü aldığında 37 yaşındaydı. Her ne kadar aceleyi sevmese de ödülü aldıktan sadece üç yıl sonra, bir hastalık sebebiyle erkenden hayata veda etti. Dahi matematikçi, hayatındaki bu probleme de bilgeliğine hayran bırakan, farklı bir yerden bakıyordu:

Hayat adil değil. Sevgi dolu bir ailede doğdum. Akıllı bir kafayla doğdum ve etrafımda iyi insanlar vardı. Bunların ne kadar adil olduğu konusunda şikayet etmedim. Bu dünyada pek çok insan bunlara sahip değil. Şimdi neden şikâyet edeyim ki!'

Maryam, vakitsiz ayrıldığı dünyada kalıcı izler bıraktı. Kimsenin zorluğa gelemediği, kolaycılığın ayyuka çıktığı, kısa yoldan sonuca ulaşmanın yüceltildiği bir zamanda, süreçten ve zorluklardan keyif almanın değerini gösterdi. Etrafın eleştirilerine kulak asmadan, kendi yolunda ilerledi. Dehası, ülkesine ve kadınlara dair birçok önyargıyı yıktı.

Belki en önemlisi de dünyanın farklı köşelerinde onun hikâyesini öğrenen küçük kız çocuklarının yüreğinde bir hayal filizleniyor "Ben de başarabilirim" 

BAHAR ERİŞ - OT DERGİSİ / HAZİRAN 2025